11 Nisan 2012 Çarşamba

Bugün Günlerden BEN!

Bugün benim doğum günüm. O yüzden bugün günlerden BEN!

Severim ben doğum günlerini. Özellikle de kendiminkileri.

Hatta itiraf edeyim koca sene içinde benim için en önemli gün doğum günümdür.

11 Nisan… Bana başka gibi gelir o gün. Tüm tarihler içinde bambaşka görünür gözüme. Takvimde tüm günlerin içinden sıyrılıp gözüme gözüme girer.

Belki herkes için böyledir bu. Herkesin doğum günü kendine özeldir. Bir başkadır.

O gün senin ilk nefes aldığın, dünyaya merhaba dediğin günün üstünden geçen yıllara bir yıl daha eklenmiştir.

Özeldir özeldir…

Doğum günümü ilk saniyelerinden son saniyesine kadar doya doya yaşamayı severim.

Şımartılmayı severim doğum günlerimde.

Şımartılmak hediye almak anlamında değil, hatırlanmak anlamındadır.

Facebook çıktı çıkalı hatırlamak, hatırlanmak artık çok daha kolay. Hatta unuttum demek mümkün bile değil. Tek bir yalan olabilir belki “o gün Facebook’a bakmadım” gibi…

Twitter sokak gibi, oradan bunu öğrenmek mümkün değil, ancak biliyorsan oradan tebrik edersin. Ama Twitter çok çabuk harcayan ve harcanan bir şey.

Facebook’ta yazılan şeyler kalıcı. İstersen tabii. İstersen gizler ya da silersin. Ev gibi, kendi evin gibi… Orada istediğini paylaşır, istemediğini saklarsın ya da görmezden gelirsin.

Bu sene tebrik yağıyor bana. Bu satırları yazarken hâlâ gelmeye devam ediyordu. Sırf Facebook duvarıma yazılan üç yüzü geçmişti. Daha bitmez, yazarlar, gece yarısı olana kadar devam eder, hatta yarına da sarkar tebrikler…


Bu arada Facebook’ta özelden yazanlar, “ben Facebook’a yazmam, bana ne, sesimi duy” diyenler, “Facebook’a da yazarım, telefonla da tebrik ederim” diyenler aradılar ve hâlâ arıyor birçok dostum. Bunların dışında cep telefonundan mesaj atanlar, mail yollayanlar, hem Facebook hem de Twitter’a yazanlar da var. Bir de yalnızca Twitter’a yazanlar…

Hepsi aynı, hepsi güzel ve hepsi inanılmaz mutlu ediyor beni.

Bu sene dilekler, temenniler ve kutlayış tarzları da biraz farklı eskiye göre. Aslında bazılarını buraya yazmak isterdim ama ayırım yapmak gibi olur diye yazmamaya karar verdim.

Enteresandır ki, pek çok kişi, en güzel yıl olsun diyor.

Nedendir bilmem, başka doğum günü görür müyüm orasını da ancak Allah bilir tabii ama çok hoşuma gitti bu temenniler.

Zamansız kadın, zamanla akan kadın demiş biri (bunu yazmadan edemedim) buna bayıldım.

Ben zamansız kalmaya ve zamanla birlikte akmaya devam edeceğim.

Neler diliyorum yeni yaşımdan?


Beyaz sayfaya yazıyorum…

Tabii ki sağlık ve huzur, bunlar önemli. Olmazsa diğer dilekler yerine gelse ne olur, gelmese ne olur?

Enerjim her şeye yetsin, aşk daim olsun; kafamdaki iş projelerimi hakkıyla ve başarıyla gerçekleştireyim; beni şaşırtacak güzellikte yeni projeler olsun; Mardin hep olsun hayatımda, hep gidip geleyim; sevdiğim ülke ve şehirlere gideyim bol bol; yepyeni ve bambaşka projeler çıksın karşıma ve başarıyla sonuçlansınlar; senaryom girdiği güzel yolda devam etsin yürümeye; bana müthiş mutluluk ve heyecan veren Mardin kitabımı ve romanımı yazıp bitireyim; Pargalı İbrahim Paşa ile ilgili her projemi başarıyla gerçekleştireyim…

Dünya ve hayvanlarla ve hatta veganlıkla ilgili de pek çok dileğim var. Ama bunları yüksek sesle söylemeyeceğim… Özel dileklerimi de… Bazı dileklerim de bana kalsın mümkünse…

Doğum günlerini seviyorum… Çocuklar gibi… Çocuklar da sever. Ama onlar eğlenmek, pastalardaki mumları üflemek ve her şeyden öte alacakları hediyeler için bayılırlar doğum günlerine. Ben de öyleydim bir zamanlar ama artık farklı sebeplerden dolayı seviyorum doğum günümü. Yeni bir senenin enerjisi, yepyeni başlangıçlar, alın kararlar vs bunlar güzel şeyler işte…

Severim ben doğum günlerini. Özellikle de kendiminkileri.

Bugün benim doğum günüm. O yüzden bugün günlerden BEN!

15 Mart 2012 Perşembe

Labirent (*)

Merdivenleri ağır ağır çıkmaya başladı.

Yorgun, bıkkın, bitkin gibiydi. Garip hissediyordu bugün. Her gün çıkmaya alışık olduğu bu basamaklar nedense bitmeyecekmiş gibi geldi ona.

Gözlerini kapatıp iç çekti. ‘Haaaahhh’ diye çıkan sesten rahatsız olup gözlerini açtı. Başını kaldırıp yukarıya baktı. Merdivenlerin başında bekçilerden iki tanesi ona bakıyordu.

Gülümseyerek ve canlı adımlarla merdivenleri çıkmaya başladı. Son basamağa geldiğinde gülümsemesi tüm yüzüne yayıldı ve canlı bir ses tonuyla ‘günaydın’ dedi bekçilere. Bekçiler de gülümsediler. Erkek olan alçak tondan bir ‘günaydın’ dedi, kadın olan bekçi ise yüksek sesle ‘günaydın Nihal hanım’ diye karşılık verdi…

Durdu ve etrafına bakındı. Bir turist rehberi grubuna güzel Almancasıyla müzeyi anlatıyordu. Gülümsedi. Yürüyüp yolunun üstündeki grubu rahatsız etmemeye çalışarak sağdan ikinci odaya girdi, bekçi kadın da peşinden.

Odanın sonunda tüm heybetiyle camın arkasında duran kapıya baktı. Gülümsedi. Bir müddet o güzel kapıyı seyretti. Hayranlıkla baktığını gören bekçi kadın: ‘Nihal hanım, bu kapıyı çok mu seviyorsunuz?’ diye sordu gülümseyerek.
Gözlerini kapıdan ayırmakta zorlanarak bekçi kadına dönüp: ‘Cizre Ulu Camiinin kapısı. O çok özeldir. Evet, çok seviyorum… Artukluları seviyorum, o dönemi seviyorum, bu kapının bu müzeye getiriliş hikayesini seviyorum. Bu kapının tek başına kalmış tokmağını seviyorum, El Cezeri’nin robotlarını seviyorum…’ dedi ve durdu. Bekçi kendisine gülümseyerek bakıyordu.

‘Anladı mı acaba dediklerimi?’ diye düşündü ve başını salladı. ‘Anlamıştır canım bu müzede çalışıyor, genelde bu odaya o bakıyor, herhalde duvardaki yazıları da okuyordur’ dedi içinden ve yeniden gülümsedi.

‘Aslında’ dedi alçak bir ses tonuyla ‘aslında bu odanın enerjisini seviyorum.’

Yürüdü, diğer kapıya yöneldi. Bekçi de peşinden geldi. ‘Haydi kolay gelsin, iyi nöbetler’ dedi.

Koridorda koşarcasına ilerledi ve Divanhane tabelasına gelince sola dönmesi gereken yerde yavaşladı. Soldaki odaya girdi, sağdaki kapıdan Divanhane’den bir önceki odaya girince iyicene yavaşladı ve durdu. Etrafa bakıyormuş gibi yaptı. ‘Bu oda da bir garip’ diye geçirdi içinden…

Başını sallayıp Divanhane’ye geçti…

Divanhanenin bekçisi gülümseyerek yanına geldi: ‘Günaydın Nihal hanım!’ dedi.

Başı döndü bir anda. Sağ elini başına doğru götürüp gözlerini kapattı…

Dışarıda yağan yağmurun sesi, dehlizlerdeki meşalelerin ateşinin çıtırtılarını bastırıyordu. Her yerde yanan mumlar aydınlatıyordu sarayı.

Bir erkek sesi duydu:

‘Gücün ve yiğitliğin leoparı, cesaret ormanının kaplanı…’

Sesin nereden geldiğini anlamak için etrafına bakındı. Kimseyi göremedi. Cama doğru ilerledi. Dışarıya bakmaya çalıştı, karanlıktı dışarısı.

Sesi gene duydu:

‘ Kutsal bir şevkle dolu kahraman, zafer arenasının Rüstem’i, toprak hakimiyetinin tanziminin aslanı…’

Korkar gibi etrafına baktı, başını çevirip geriye baktı, kimseyi göremedi.

Dönüp cama doğru baktı ve biraz tereddütle elini uzatıp pencereyi açtı. Demir parmaklıkları tutup dışarıya bakmaya çalıştı. Kapkaranlıktı dışarısı…

Sesi duydu gene:

‘Tüm güçlerin denizlerinin değerli incisi, müminlerin savunucusu…’

Korkuyla bıraktı demir parmaklıkları ve hemen camı kapattı.

Odanın ortasına doğru yürüdü. Etrafındaki mumlara baktı. Mumların titreyen ışığına daldı. Sağ elini boğazına götürdü. Sanki nefes alamıyormuş, boğuluyormuş gibi tuttu elini boğazında. Gözleri açıldı alabildiğince.

Gözünü kapattı. Bir hırlama sesi duydu, bedeni kasıldı.

Gözünü açtı. Eli boğazındaydı. Elini indirdi. Gün ışığı gözünü kamaştırdı. Karşısında gülümseyen bekçiye ‘günaydın’ dedi.

(*) Bu yazı ham malzemedir. Bir deneme yazısı özelliği taşısa da ‘Labirent’ romanımın ufak bir kısmıdır. 15 Mart 1536’da öldürülen Pargalı İbrahim Paşa’nın ölümünün 476. yılı nedeniyle öylesine, onun anısına sizlerle paylaşmak istedim.

13 Şubat 2012 Pazartesi

Sıcak



Güneş bembeyaz bir sıcaklıkla yakıp kavuruyordu uçsuz bucaksız bozkırın orta yerinde…

Eski bir kırmızı otobüs durdu uçsuz bucaksız bozkırın orta yerinde…

Uçsuz bucaksız bozkırın orta yerinde duran otobüsün kapısı açıldı…

Otobüsün motoru hırıltıyla çalışıyordu…

Açılan kapıdan ince topuklu kırmızı bir ayakkabı bozkıra bastı. İkinci ayakkabı da birincinin yanına indi. Küçük rengi solmuş bir valiz ve askılı kırmızı bir çanta yere kondu.

Kırmızı topuklu ayakkabıların üstünde bir çift bacak dizlerin tam hizasındaki kırmızı eteğe kadar uzanıyordu.

Otobüsün kapısı kapandı. Bir iki saniye sonra motorundan çıkan hırıltılarla yoluna devam etti.

Vücut hatlarını ortaya çıkartan kırmızı eteğin üstünde gene vücudunu sımsıkı saran saten beyaz bluzun üstündeki kırmızı ceketin kolları kalktı.

Ceketin içindeki kollar saçlarını ustaca ve çabucak toplayıp elindeki eşarpla sararken tozu dumana katarak uzaklaşan otobüsün arkasından baktı.

Sol elini beline koyup yüzünün büyük bir bölümünü örten siyah güneş gözlüğüne rağmen sağ elini gözlerinin üstüne siper edip etrafa baktı.

Bir adım attı ve sendeledi. Kırmızı ayakkabının ince topukları bozkırda sendeletmişti. Düşecek gibi oldu. Durdu…

Biraz düşündü… Sonra vücudunu saran sıkı kıyafet yüzünden zorla ama zarif bir şekilde eğilip ayakkabılarını birer birer çıkarttı.

Ayaklarını tek tek yere bastı.

Yerlerin sıcak olduğu yüzünün gerilmesinden anlaşılıyordu…

Kırmızı ayakkabıları sol eline aldı. Sağ eliyle gözlüğü çıkartıp etrafa bakındı.

Gözlerini kırpıştırdı. Sağ elini gözlüğü bırakmadan siper etti gene gözlerinin üstüne.

Güneşe bakmaya çalıştı.

Çok beyazdı ışık, yoğun ve çok beyaz.

Her şey ve her yer bembeyaz gibi geldi sarı sıcak bozkırda…

Gözlüğünü taktı.

Eğildi, dizlerini kırarak çömeldi. Gözlerini kapattı. Elini uzatıp yerden bir avuç kum aldı.

Bir müddet elindeki kumu hissetmeye çalışır gibi tuttu avucunun içinde.

Kumun ne işi vardı bozkırda?

Yüzünü buruşturdu.

Parmaklarını araladı yavaşça. Kum tane tane dökülmeye başladı parmaklarının arasından.

Gözleri kapalı bu anı hissetmek istercesine içini çekti ve hızla parmaklarını kapatıp kumları tuttu ve kendi kendine kıkırdadı.

Gözleri hala kapalıydı…

Gözlerini açtı.

Kumu yere atıp ayakkabıları yere bıraktı, ayağa kalktı, gözlüğünü çıkartıp sağ eline aldı ve aynı elini gene siper etti gözlerine, ışığa baktı, uçsuz bucaksız uzayıp giden bozkıra baktı.

Gözlerini kapatıp uzun uzun nefes alır gibi iç çekti.

Uzaktan dörtnala gelen bir atın sesini duydu. Atın kişnemesiyle gözlerini açtı.  Kahverengi bir at, dörtnala geliyordu karşıdan. Üzerinde bir adam vardı. Şaşırdı. Bu nasıl at binmek diye düşündü. Atın üstünde eğer yoktu. Adam atın sırtına yapışmış gibi uzanmış, sol eliyle atın yelesini tutarken sağ kolu ile de boynunu kavramıştı… Yanlış mı gördüm diye baktı yeniden.

Gözlerini kapattı. İçinden saymaya başladı… “Biiir… ikiiii…”

Gözlerini açtı.

Kahverengi at dörtnala geliyordu karşıdan, adam yoktu üzerinde.

Şaşırdı. Başını sallayıp gözlerini kırpıştırdı.

At iyice yaklaştı ve yanından dörtnala geçip giderken tozu toprağa karıştırdı.

Eliyle suratına gelen kumu silkelemeye çalıştı, gözlerini temizleyip gözlüğünü taktı ve atın peşinden baktı.

At dörtnala uzaklaşıp gitti uçsuz bucaksız bozkırda.

Uzun bir nefes aldı.

Eğildi ve yerdeki kırmızı ayakkabıları giydi, askılı kırmızı çantasını sağ omzuna takıp üstünü başını düzeltti, eteğini çekiştirdi. Rengi solmuş küçük valizi de eline alıp derin bir nefes aldı ve uçsuz bucaksız bozkırda otobüsün gittiği, atın geldiği yöne doğru yavaş yavaş yürümeye başladı.

Sıcak ve arada sırada kupkuru esen ve kavuran rüzgâr yüzünü yalamaya başladı.

Bembeyazdı sıcak.

Zorlanarak da olsa yürümeye devam etti. İnce topuklu ayakkabılar yürüyüşünü yavaşlatmaya ve hatta zorlamaya başladı.

Sendeledi.

Rengi solmuş küçük valizi yere bıraktı, gözlüğünü çıkarttı, derin bir nefes alıp gözlerini kapattı.

Gözlerini açtı.

Küçük bir çocuk duruyordu karşısında. Üstünde atlet ve don, ayakları çıplak. Kollarını dirseklerinden yukarı doğru kıvırmış ve yumruklarını sıkmış, dişlerini kenetlemiş, yüzünü germiş, sanki bembeyaz güneş ışığı yüzünden gözlerini sıkıca kapatmış.

Çocuğa bakakaldı.

Çocuğun yüzündeki gerginlik kocaman bir gülümsemeye dönüştü ve aniden gözlerini açtı.

Göz göze geldiler. Çocuğun kocaman simsiyah gözlerinin içi gülüyordu. Çocuğun gülümsemesi gittikçe daha da yayılıyordu yüzünde.

Çocuk hızla arkasını dönüp otobüsün gittiği, atın geldiği yöne doğru minik adımlarla koşmaya başladı.

Başını ellerinin arasına aldı, yere eğdi başını. Kırmızı ayakkabılarını gördü ayağında. Gözlerini kapattı. Dudaklarının arasından çıkan  “biir” sesini duyup saymaktan vazgeçti ve gözlerini açtı.

Çocuk yoktu. Çocuğu görmeye çalışır gibi bakındı etrafına…

Ceketini çıkarttı. Vücudunu saran askılı saten bluzu eteğin bel kısmına doğru döküldü serbest kalmanın mutlu zarifliği ve neşesiyle. Ceketi elinde tutup ayakkabılarını attı ayağından. Eğilip sol eli ile kırmızı ayakkabılarını aldı yerden. Sol koluna kırmızı ceketini, sağ omzuna da askılı kırmızı çantasını astı, yerdeki rengi solmuş küçük valizi de sağ eline aldı.

Güneşin bembeyaz sıcaklıkla yakıp kavurduğu uçsuz bucaksız bozkırın ortasında yürümeye başladı…

Otobüsün gittiği, atın dörtnala geldiği, küçük çocuğun koşarak uzaklaştığı yöne doğru…

2 Şubat 2012 Perşembe

İçimdeki Müzik (*)




Öylesine yazasım var bugün...


Bir Şubat sabahında karın altında kalan duygulara...


Yazasım var...


Öylesine!




İçim müziğin ritmi... Müzik her yerim...


Notalar üstüme geliyor birer birer...


Her hücrem müziğin kendisi sanki .


                     *  *  *


Kaçışların uzak sessizliğinde


Özlemin 'avucunun içinde' can.


                     *  *  *


Her yer, her taraf müzik...


Bembeyaz bir örtü üstümü örterken


çabuk, aceleci, telaşlı...

Hiçbiri bastıramıyor içimdeki müziği.


(*) Minicik bir deneme yazısı, kısacık. Aynı Şubat ayı gibi. Ama içi anlam ve duygu yüklü, gizli saklı da olsa. Aynı Şubat ayı gibi. Bazen kısacık yazılar onlarca sayfalık yazılardan daha fazla şey söyler. Aynı Şubat ayı gibi.

29 Ocak 2012 Pazar

Zaman Durur Mardin'de - 1


2002 senesinde Mardin'de çektiğim bir fotoğraf. Fotoğraftaki yer Cercis Murat Konağı. Fotoğrafta görünen teras artık camlarla kapatılmış, tepesi örtülmüş vaziyette ve restoranın ana mekânı olarak kullanılıyor.

Konak Mardin'in en önemli mimarlarından Sarkis Bin Lole tarafından yapılan onlarca eserden biri.

Buraya kadar iyi hoş ama bu fotoğrafta hep içimi burkan bir şey vardır, adlandıramadığım bir şey...

Bugün onu bulmaya çalışacağım burada.

Önce utangaç utangaç kendi avlusuna sonra da ovaya bakan gözleridir pencereleri Mardin evlerinin Murathan Mungan'ın dediği gibi. Bu konakta da bu vardı hep, en azından bu terasın üstü örtülmeden önce.

Yaşadığımı, nefes aldığımı hissetmek için mutlaka çıkıp uzaklara baktığım bir terastı burası fotoğraftaki haliyle. Önümde sonsuza dek uzandığını düşündüren Mezopotamya Ovası, kafamı çevirip arkama baktığımda gökyüzüne değdiğini düşündüren taş kale...

Özgürlük duygusunu en çok bu terasta hissettim ben senelerce. Tüm o feodal sistemin, hâlâ yaşayan aşiret ve cemaat kavramlarının dört duvar arasına sıkıştırdığı özgürlükler bu teraslarda patlama noktasına ulaşıyordu bence.

Evet ben Mardin'in tüm taş konaklarının teraslarında özgürlük hissi duyarım. Ama en çok bu konakta bunu iliklerime kadar hissetmişimdir.

Bu fotoğrafı çektiğimde rüzgârlı bir hava vardı, iyi hatırlıyorum. Rüzgâr özgürlüğün ta kendisidir. Alır başını istediği yere gider. İstediğini de beraberinde istediği yere götürür.

İşte o rüzgârda beni müthiş etkileyen bir olay oldu. Birdenbire şiddetlenip terastaki bazı sandalyeleri yere devirdi. Bazıları ayakta kaldı, yerlerinden bile kıpırdamadı ama bazıları...

Taşların arasına sıkışan, pencerelerden süzülmeye çalışan hayatları hatırlattı bana bu. Özgürlüğün ağır bedelini... Nefes almaya çalışırken pat diye yere yıkılmayı... Yalnızlığı...

Bir rüzgâr eser Mardin'de...

Uçurtmalar havalanır...

Çocuklar koşar...

Ovanın tozu kalkar...

Sandalyeler düşer...

Suriye'den çölün kumu gelir...

Güvercin ters takla atar...

ve...

Zaman durur Mardin'de...


25 Eylül 2011 Pazar

Güneydoğu'da Yaşamak...

Başlığı görünce bir sürü düşünce uçuşuyor değil mi kafanızda?


Bırakın tahmin edeyim: Harika / rüya gibi / efsanelerle uyanmak / hadi canım sen de / yok daha neler / delilik / cesaret işi / helal valla / ateşten gömlek... Bu liste uzar gider böyle...


Ne mi oldu? Aklıma geldi, öyle durup dururken değil tabiî. Bir anlatayım dedim Güneydoğu'da yaşamayı...


Neler olmuş bitmiş... Önemli mi? Belki önemli belki değil...



Çok sıkıldığım bir Ağustos ayı var arkamda. Ciddi anlamda psikolojik hasar bırakmasından korktum. Eylül'ü de farklı tasavvur etmiştim ama gene de fena değil, daha da bitmedi zaten. Ben Eylül'ü severim ve her zaman güzellikler getirdiğine inanırım. Getirmiştir de...

Mardin'de kapısını açtığımda yaşanacak şekilde bir evim var, kira da olsa var işte.

Evime yürüyüş mesafesi ile tam iki dakika uzaklıkta bir iş yerim var.

Zor bir bölgede, zor bir işi başarmaya çalışıyoruz.



Aslında ne bölge ne de Mardin zor değil. Onları zorlaştıran basın, zihniyet ve daha buna benzer gereksiz bilumum şeyler.

Yoksa Mardin'de ve Güneydoğu'da inanın İstanbul'dan daha rahat ve daha güvencedesiniz. Ama gel de bunu bizim taş kafalı bazı insanlarımıza anlat.

Ben artık bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan insanlara kızmanın da ötesine geçtim. Eskiden yalnızca kızardım şimdi öfke kusuyorum ve susmuyorum. Çünkü kendi ayaklarına çelme takıyorlar, kendi kendilerine olmayan bombaların pimini çekiyorlar... Salaklıktan başka bir şey değil ama yapıyorlar ne hikmetse?

Kolay değil onca emeğinizin heba oluşunu görmek bazı garip zihniyetler yüzünden.

İnsanımız da bir garip ama... Tek kelimeyle garip! Başka şey demeyeceğim... Garip...

Ben artık o zihniyettekilere acıyorum ve istemiyorum onları, gelmesinler onlar ve onlar gibi düşünenler zaten bölgeye.

Düzgün insanlara ihtiyacı var bu memleketin, bakmayı, bakınca görmeyi bilen, gördüğünü anlayan ve anlatabilen, kısacası düzgün insanlara...

Her neyse... Ben işime bakarım. Kimsenin lafıyla hareket etmem.

Büyük düşünmek lazım. Küçük düşünür ve en ufak terslikte pes edersen zaten yürümez bir şey... Savaşacaksın, uğraşacaksın... Memur zihniyetiyle bakmayacaksın hayata. Öylesi ne uzar ne kısalır.

Neyse, uzatmayayım... Saçma sapan şeylerle, yanlış, yalan dolan haberlerle insana da bölgeye de hem zaman hem para kaybettirdiler bu sene gene. Yazık ya! Bu memleket bunları hak etmiyor!

Ama ben gelecekten umutluyum. Diyorum ya, herkes işini yapsa zaten her şey harika olur.

İstanbul'daydım birkaç gün. İkiye bölünüyorum zaman zaman. Bir Mardin'deki hayatım var bir de İstanbul'daki.



İstanbul'daki hayatıma fazla zaman kalmıyor aslında. Geldiğimde yorgunluktan ölüyorum genelde. Yapmam gerekenleri yapmak zaten tüm zamanımı alıyor. Kendime gelip rahat bir nefes alana kadar kendimi şu sıralar Mardin Havalimanı tadilat ve inşaat nedeniyle kapalı olduğundan Diyarbakır uçağında buluveriyorum. Ondan sonra ver elini Mardin yolu ve sonrasında Mardin'de günlük hayat. (Bu sefer İstanbul trafiği nedeniyle hayatımda ilk defa uçak kaçırdım. Ertesi güne bilet alıp yorgun argın eve dön, üç saat uyu, sonra gene git, uçağa bin, Diyarbakır'a gel, Mardin'e geç... Feleğim şaştı. Gözüm karardı valla. Günümü falan şaşırdım. Ben İstanbulluyum, İstanbul'a kızamadım ama az kalsın lanet olsun diyordum...)


Güneydoğu'da yaşamak çok da zevkli aslında. Evinin avlusunda sabah kahvaltısı yapmak, Mezopotamya ovasının gün boyu aldığı renkleri görmek, yemek içmek, şehirde dolaşmak, arkadaşlarla sohbet etmek, köylere ilçelere gitmek, tur yapmak, akşamın huzurlu sessizliğinde gene avluda yemek yemek falan değil yalnızca...

Güneydoğu'da yaşamak, basında çıkan abuk sabuk haberlerin ne kadar acıttığını görmek herkesi, herkesin o sevgi ve sabır dolu bakışlarında bir şeyleri yakalamak ve görmek açısından acı verse de zevkli... Orada olmak ve bu kaderi paylaşmak ama bu kaderin aşılması için çorbada benim de tuzum bulunsun diye elinden geleni yapmak...

İşte bunlar galiba Güneydoğu'da yaşamayı zevkli kılıyor.

İstanbul'daki zevkli bir yorgunluk genelde ama ben her sefer özlüyorum Mardin'i. Koşa koşa döndüm Mardin'ime. Kolları sıvamaya, işleri istediğimiz yere getirmeye, Mardin'e ve yöreye, bölgeye nasıl faydalı olunura bakmaya. Kısacası: işimin başına... Ben buyum işte... Seviyorum...

Özlemler de var bu arada. Onlar da bitsin, hayat bambaşka bir şekle girsin diye de geldim bu sefer biraz da.

Su akar yolunu bulur derler. E, Mardin de El Cezire (ada) tabir edilen bölgede, iki koca suyun arasında (Fırat ve Dicle). Orada mı su akıp yolunu bulmayacak? Bulacak elbette hayırlısıyla.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Gözlük - bir yol hikâyesi

Kadın otobüsün camından yorgun bakışlarla dışarıya baktı. Yolun kenarındaki otlar ilgisini çekti.

Otobüs durmadan ilerliyor yoldaki çizgi hiç bitmek bilmiyordu.

Neden bir numaralı koltukta oturuyordu? Normalde cam kenarı sevmezdi. Öyle bir anda oluvermişti işte, bilet alırken ‘bir numara müsait’ diyen görevliye, ‘tamam’ deyivermişti. Neyse, olmuştu artık. Camdan dışarıyı seyretmeye koyuldu.

‘Yolun kenarında amma ot var’ diye düşündü. ‘Ne otu acaba bunlar?’ diye geçirdi içinden. ‘Bilmeden etmeden neleri çiğneyip geçiyoruz’ diye düşündü, dudağını büküp yolun kenarındaki otlara baktı. Aklına hayatta tanımayacağı otun bitkinin içinde en ender rastlanan orkideleri bulan doğa meraklıları geldi, gülümsedi.

‘Otlar sınırı aşmıyor ama’ diye düşündü yolun kenarındaki çizgiyi incelerken. Çizgi yok olmaya yüz tutmuştu. Gözlerini kaçırdı, yolun ortasındaki çizgiyi incelemeye koyuldu otobüs şoförünün omzunun üstünden.

Yolun ortasındaki çizgi onu çocukluğundan beri çok eğlendirirdi. Hele kesik olduğu zaman, tekrar düz çizgi olana kadar kaç tane çizgi var kesik kesik diye sayardı. Bunu yıllarca devam ettirdi. Araba kullanırken bile kendini bu çizgileri sayarken bulduğu olurdu. İçindeki o çocuksu heyecanı anlamakta güçlük çekiyor, bu kesik çizgileri sayma meselesinin bir nevi pisikolojik rahatsızlık olduğunu düşünüyordu. Bunun tedavisini de kendi kendine üstlenmeye karar vermişti. Bir yolunu da bulmuştu. Ne zaman bir yolda kesik çizgiler başlasa onları saydığını fark ettiği an kendi kullanmadığı bir araçtaysa başını başka tarafa çeviriyor, kendi kullandığı araçta ise de gözlerini dikkatle karşıya dikiyordu. Galiba kurtulmuştu bu illetten. Gene de içinden ‘ikiiii, dööört’ diye sayarken yakalıyordu kendini kimi zaman hâlâ. Ama başarısı da büyüktü, dördü geçmiyordu artık saymalar…

Güldü… Sesli mi düşündüm, sesli mi güldüm diye çekinerek etrafına baktı. Kimsenin ona baktığı falan yoktu. Yanında oturan kişi inmişti çoktan büyük şehirlerden birinde, diğerleri de ya uyukluyor, ya bir şeyler okuyorlardı.

Fark edilmemenin garip mutluluğuyla çantasını açtı, içinden gözlük kabını çıkarttı ve koca siyah güneş gözlüklerini taktı.

Gözlüklerin ardındaki bakışlarını yeniden camdan dışarıya yöneltti. Aslında zaman zaman sağ tarafta deniz görünmesine rağmen nedense o yolun kendi oturduğu tarafına bakmayı yeğliyordu. Yolun kenarındaki otlara takıldı gözü gene.

Sağdaki denize bakmak istedi, başını çevirdi ama deniz yoktu sağ tarafta. Sanki uçsuz bucaksız bir bozkır vardı sağda. Yola baktı, yol yerindeydi. Otobüs yoluna devam ediyordu. Yolun ortasındaki çizgi de vardı. Sola baktı, çizgi, otlar yerlerindeydiler ama sol taraf da uçsuz bucaksız bozkır gibiydi.

Yeniden yola baktı, sonsuza doğru uzayıp gidiyordu sanki yol. Sağda ve solda adlandıramadığı bir görüntü. Bozkır dese değil, çöl dese o da değil. Neredeydi? Otobüsteki insanlara baktı, herkes kendi halindeydi. Bir gariplik yoktu demek ki. Burası neresiydi? Buralardan defalarca geçmişti oysa, bu görüntü yoktu belleğinde. Düşündü, gözlerini kırpıştırdı, başını salladı. Tekrar baktı yola. Evet, aynı manzara.

Otobüs yavaşladı ve fren yaparak durdu. O ana kadar durmamıştı otobüs. Merakla camdan dışarı baktı ve yolun tam ortasındaki çift taraflı trafik lambasını gördü. Kırmızı yanıyordu. Garipsedi. Yolda refüj falan yoktu. Kavşak değildi, dört yol değildi. Ne işi vardı o lambanın orada? Neye yarıyordu?

Şaşkın ve sessiz bir şekilde beklemeye başladı. Bu arada yanındaki camdan dışarıya bakıyordu. Birdenbire bir toz bulutu sarıverdi her yeri. Tozun ardında karşı şeritten gelip tam yanlarında duran bir başka otobüsü gördü. Otobüs trafik lambasını biraz geçmiş yanlarında durmuştu.

İki otobüsün de motor seslerini duyuyordu sanki. Saldırıya hazırlanan boğalar gibi karşılıklı bekliyorlar diye geçirdi içinden ve güldü.

Toz bulutu hafifledi ve baktığı noktada otobüsün şoför koltuğunda oturan adamın direksiyonu kavrayan ellerini gördü. Beyaz gömleğine ve çizgili kravatına baktı, bakışlarını hafifçe yukarı kaldırınca adamın kusursuz yüz hatları dikkatini çekti. Kaşları kalktı kara gözlüğünün ardında.

Başını hafifçe kaldırdı ve aynı anda adam başını yavaşça ona doğru çevirdi. Adamın gözündeki güneş gözlüğünün mavi camları gözlerini görmesini engelliyordu.

Adam kadına bakıyordu ve birden yavaşça gülümsedi. Kadının yüz hatları gerildi. Adamın güneş gözlüğünün mavi camlarında kendi yüzünün ve gözlüğünün yansımasını gördü.

İrkildi kadın… Ağzının kenarlarındaki kıvrımlar yukarı doğru kalktı, gülümser gibi. Ne yapacağını bilemedi.

Adamın gülümsemesi daha da yayıldı yüzüne. Gözlerini görmeye çalıştı adamın güneş gözlüğünün mavi camlarının ardından. Göremedi. Görebildiği tek şey tüm camların birbirini yansıtıyor oluşuydu. Otobüslerin camları, gözlüklerin camları. Ama sanki adam onun gözbebeklerine kadar görmüştü.

Trafik lambasının kırmızı ışığı söndü ve sarı ışık yandı. Kadın sebebini anlamadı ama huzursuz oldu. Yeşil ışık yandı. Adam gülümsemesi hâlâ yüzünde başını çevirdi ve otobüs hareket etti.

Kadının otobüsü de hareket etti. Kadın gözlüğünün ardına gizlediği şaşkın bakışlarıyla boşluğa bakıyordu.

Adam kara gözlüklerine rağmen ta gözbebeklerine kadar görmüştü sanki. Evet evet görmüştü ve yeşil ışık yanınca kadının gözlerini de alıp götürmüştü beraberinde.

Yol akıp gitti, kadın camdan dışarıya baktı. Yolun kenarındaki otlar dikkatini çekti. Başını sağa çevirdi, masmavi denizi gördü. Yüzündeki şaşkın ifade adamın gülümsemesine benzeyen bir gülümsemeye dönüştü ve tüm yüzüne yayıldı.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails