Dostlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dostlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Aralık 2012 Pazar

Prokopi Pera... Bir Vazgeçilmezim...



Benim için Prokopi, şımarmak ve şımartılmak demek.

Prokopi en güzel yemekleri yiyebileceğiniz, en harika müzikleri dinleyebileceğiniz, en iyi içkileri içebileceğiniz, kendinizi kendinize ait bir sarayda hissedeceğiniz bir mekân.



İnanın abartmıyorum. Ama nasıl oluyor da bu kadar muhteşem bir duyguyu sizlere yaşatabiliyor bu mekân?

Alex ve Yudum bu sorunun cevabı.


Tabii personeli de unutmamak lazım. Kendiniz iyi hissetmeniz, orada geçirdiğiniz anın tadını çıkartmanız için ellerinden geleni yapıyorlar hep birlikte.

Dekorundan mutfağına her şey harika.



Mutfağı zaten tartışılmaz Prokopi’nin. Türk, Ermeni, Rum ve Avrupa mutfağından pek çok şey sunabiliyorlar. Ama benim her zaman favorim, mezeleri. Özellikle de, ah o topik ah! Yemek konusunda da harikalar. Müşterisini misafir olarak görmenin getirdiği bir duyarlılıkla, bazen listede olmayan bir şeyi yaratıverirler bir anda, öyle bir lezzettir ki, tadı gerçek anlamda damağınızda kalır.

Geçende kız kardeşim Zeynep Everi ve ben Amerika’dan gelen bir akrabamız ve eşiyle buluşup yemek yedik. Mizyal ve Peter ‘siz seçin yeri’ deyince Zeynep ve ben hiç düşünmeden ‘Prokopi’ dedik. Çünkü biliyoruz ki, bayılacaklar.

Nitekim öyle de oldu. Baba tarafından akrabamız sevgili Mizyal’in kocası Alman asıllıdır ama Türk gibidir. Büyükbabamızı, babamızı, amcamızı, babaannemizi velhasıl aslında tüm aileyi gayet iyi tanır ve oldukça uzun yıllar çok iyi dostluğu olmuştur. Aynı şekilde Türkiye'yi ve Türk mutfağını da bilir.

Sevgili Alex’in o gece bize hazırlattığı mezeler benim için gayet normal, her zaman bildiğim tatlardı. Prokopi’nin mutfağıydı işte. Ama Peter’in yorumu çok hoştu: “Ben onca senedir Türkiye’nin her yerinde pek çok mekânda yemek yedim, İstanbul’da bilmediğim yer yok gibidir. Burada yediğim meze gibi meze hiçbir yerde yemedim. Her şey harika, inanılmaz bir tat. Sevgi katılmış gibi içine yediğin her şeyin…” dedi.


Haklı… Çünkü Prokopi’nin mutfağında aşk var. Prokopi’deki sihir de bu zaten.
Her zaman bir sürpriz, bir yenilik vardır Prokopi’de.

Geçenlerde muhteşem bir geceye denk geldim. Duduk ustası Suren Asatryan ve Ashot Vardaryan (piyano, vokal) muhteşem bir müzik ziyafeti sundular.



Cuma ve Cumartesi geceleri canlı müzik oluyor genelde.  Yunanca, Ermenice, Türkçe ve daha neler neler. Müziğe, dansa, yemeğe, içmeye, eğlenceye doyuyor insan. Kaçırılmaz.

Ayrıca Prokopi iki katlı mekânıyla özel her türlü toplantı için de uygun bir yer. Her türlü isteği karşılayabiliyorlar ve ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar sizin iyi ve kaliteli vakit geçirmeniz için.

Ben severim dışarıda geçirilen kaliteli vakitleri, yemeği, içmeyi. O yüzden de seçiciyimdir. Bu salaş bir meyhane de olabilir, illa beş yıldız lokanta olması gerekmez. Birçok yer sayabilirim gitmekten zevk aldığım.

Ama herkesin bir favori mekânı vardır. Benimkisi de Prokopi.

Sevgili Alex & Yudum ve tabii tüm emeği geçenler, ne sizin dostluğunuzdan ne de Prokopi’den vazgeçemem ben. İyi ki varsınız…

PROKOPİ BEYOĞLU

Kurabiye Sokak No. 17 Beyoğlu - İstanbul

Tel: 0212 - 292 59 76

18 Ocak 2009 Pazar

Hrant'ı Okumak ve Okuduğunu Anlamak


Hrant Dink barış adamıydı. Dostluk, kardeşlik, birlikte yaşamak, eşitlik kavramlarını en güzel anlayan ve anlatan adamdı.

Ama ne yazık ki bu birilerinin hiç de işine gelmedi. Göz göre göre, 2004 senesinden başlayarak, iki sene önce AGOS gazetesi önünde kalleşçe katledilişine kadar geçen zamanda tehditler ve her türlü saldırı karşısında yalnız bırakıldı.

Bizim toplumumuzun ne yazık ki çok acı bir hastalığı var. Bu hastalığın adı, ‘bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak’.

Birileri vardır ve bunların amaçları bellidir. Bunlar giderler, herhangi bir yazının ya da kitabın içinden bir cümleyi cımbızla çeker ve bunu gündeme getirip cahil zümreyi hezeyana getirirler. Bir şey yapmasına gerek yoktur bu birilerinin, zaten özellikle cahil bırakılmış belli bir zümre hemen atlayacaktır ne hikmetse böyle bir olaya. Ve hemen ‘Vatan, Millet, Sakarya’ çığlıklarıyla linç girişimlerinde bulunacaklardır. Ne için kullanıldıklarını, ne halt ettiklerini bilmeden.

Belleksiz bir toplumuz ne yazık ki! O nedenle biraz geriye gidip bakalım olaylara.

Hrant Dink benim çok eski dostumdur. Onu 1996 senesinde AGOS gazetesini çıkartmaya başlamasından önce de, örneğin Beyazadam Kitapevi sebebiyle tanıyan pek çok insan vardır.

Ben çok şahit olmuşumdur Hrant’ın uzlaşmacı kişiliği sebebiyle pek çok kereler eleştiri oklarının hedefi olduğuna. Hrant abuk sabuk ön yargılara karşı her zaman bıkmadan, usanmadan ve yılmadan savaş verdi. Gün geldi diasporadan, gün geldi cemaatten ve pek çok zaman da içimizdeki belli bir kesimden eleştiriler aldı.

Benim her zaman en çok takdir ettiğim tarafı, devlet ve resmi çevrelerde, milliyetçi/muhafazakâr kesimlerden kaynaklanan önyargılara karşı vermiş olduğu mücadeledir.

AGOS Gazetesi 26 Şubat 2004 Perşembe günü bir saldırıya uğradı. Bir Türkiye gazetesi! ‘Olacak şey değil’ diyemedim ve fazla da şaşırmadım. Gerçi her zaman bazı tehditler vardı bildiğim kadarıyla, ama ciddiye alınacak şeyler değildi. Ama bu seferki ağır ve çirkin bir olaydı. Hâlâ nefretle kınıyorum o olayı, ama beklemiyor da değildim böyle bir ahlâksızlığı. O olayın öncesinde Hrant hangi televizyon programına çıksa, karşısına kudurmuş gibi, neredeyse ağzından salyalar akarak ona saldırmak için hazır bekleyen birileri vardı. Saldırıya da geçiyorlardı. Hrant bunları başarıyla püskürtüyordu her seferinde.

O dönem AGOS gazetesinde yayımlanan Sabiha Gökçen ile ilgili iddialar ve özellikle de Hürriyet Gazetesi’nin bunu manşete taşıması olayları kızıştırdı. Sanki memleketin namusu elden gitmişti. İnanılmaz bir rezillik sergilendi pek çok çevre tarafından. Sanki Ermeni olmak suçmuş gibi davrandı bazıları. Ben kendi adıma çok utandım olanlardan, yapılanlardan, yazılan ve söylenenlerden. Yüzüm kızardı. Kendimi çok kötü hissettim.

Birileri bu olaya çanak tuttu. Türk tarihini ve Anadolu topraklarının binlerce yıllık geçmişini sadece Osmanlı’dan ibaret sanan bir cahil ve kültürsüzler ordusu da sarıldı kaleme. Yazılanlar, çizilenler, söylenenler rezillik boyutlarına ulaştı zaman zaman. Kimsenin anlam veremediği bir süreç başladı. Doğru ve güzel bir şeyler yazanların yazıları biraz gümbürtüye gitti, hatta zayıf ve hafif kaldı. Çok kısa bir zamanda herkes birer birer gerçek yüzünü göstermeye başladı. Hatta bir zamanlar Türkiye’nin en prestijli gazetelerinden birinde, bir kişi okuduğunu anlamaktan aciz bir şekilde, Hrant’ın aslında pek de güzel olan bir yazısının orasından burasından alıntılar yaparak olayı tırmandırdı.

26 Şubat 2004 Perşembe günü AGOS Gazetesinin önünde ülkücüler bildiriler okumaya, Hrant Dink’e yönelik ölüm tehditleri içeren sloganlar atmaya başladılar. İşin en ilginç yanı ise, bu ‘izinsiz’ gösteriye ve atılan tehdit sloganlarına rağmen polisin müdahale etmemesi, orada onca televizyon kanalının çekim yapmasına rağmen bu haberin kamuoyuna yansımaması, gazetelerde bu vahim olaya yer verilmemesi, Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin ve Çağdaş Gazeteciler Derneğinin herhangi bir basın açıklaması yapmaması...

Bütün bunlar çok düşündürücüydü. Benim en vahim bulduğum konu ise, vatan sevgisinin kimlere kaldığıydı! Bunlara mı kalmıştı? Ayrıca bunlar vatanperver falan değil, hepsi vatan hainiydi aslında. Nasıl oluyor da vatan sevgisini kendi tekellerinde görme hakkına sahip oluyorlardı? Keşke bunların hepsinin toplam vatan sevgisi Hrant’ın Türkiye sevgisinin milyarda biri kadar olsa!

Böylece ne yazık ki, geriye sayım başladı ve bugünlere geldik.

Ben Hrant’ı eleştiren pek çok kişinin Hrant’ın yazdığı onlarca yazıyı, yaptığı onlarca söyleşiyi okumadığını çok iyi biliyorum. En büyük eleştiriye sebebiyet veren sekiz bölümlük yazı dizisini okumadıklarını da. Ama o yazı dizisinden diasporaya söylediği bir lafı cımbızla çekerek Türklüğe hakaret olarak algılayıp linç harekâtına başladıklarını tüm toplum, hatta tüm dünya biliyor. Oradan buradan, kulaktan dolma şeylerle eleştiri oklarını hedefe yönelttiklerini de. Beni en çok şaşırtan da, zamanında Hrant’ın hakkında söylemediği lafı bırakmayan ya da 2004’deki olayda kılını kıpırdatmayan bazı kişilerin Hrant’ın katledilişinden sonra onu öven yazılar yazma cesareti göstermeleriydi. Kendilerinde nasıl bir hak gördülerse artık?

En vahimi de, keşke bazı insanlar ‘okuduklarını bile anlamaktan aciz’ olsalar. Keşke bazıları okusa da, anlamasa. Okusun, anlamasın, eleştirsin. Bir şekilde o kişiye anlamadığı ya da yanlış anladığı anlatılabilir ya da buyursun beni ikna etsin. Ama ne yazık ki, tüm olan biten zaten okumayan, oradan buradan duyduğu saçma sapan şeylerle yetinen kişilerin başının altından çıkıyor. Buna cahillik mi dersiniz, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak mı dersiniz, ne dersiniz bilemem. Ama bir cümleyi cımbızlayıp içeriğini bile bilmediğin bir yazı hakkında konuşamazsın. Buna kimsenin hakkı yoktur.

Geçtiğimiz yıl, Hrant’ın katledilişinin birinci yıldönümünde bir kitap çıktı piyasaya. Uluslararası Hrant Dink Vakfı Hrant’ın yazdığı ve yayımlanmamış olan kitabını ‘İki Yakın Halk, İki Uzak Komşu’ adıyla yayımladı.


Bence bu kitap her Türk vatandaşının mutlaka okuması gereken bir kitap. Aslında tercüme edilip tüm dünyaya okutulması gereken bir kitap. Ermenistan’da yaşayan Ermenilerin de, diaspora Ermenilerinin de okuması gereken bir kitap.

Hrant’ın Türk Ermeni ilişkisizliği üzerine yazdıkları elbette yazıldığı dönemde de yeni görüşler değildi. Onun on yıl boyunca yazdıklarının ve konuştuklarının birer özetiydi.

Kitabın sunuş bölümünde Hrant şöyle diyor:

“Dikkatinize sunduğum bu çalışma da işte, kendi durduğum noktadan kendi bakış açımın bir ürünü.

Ve hemen belirtmem gereken husus o ki, bu çalışma sadece Türkiyeli Ermeni Hrant Dink’in bakış açısıdır ve kesinlikle tüm Türkiye Ermenilerinin bakış açısı olma iddiasını taşımaz.

Kendi durduğum noktanın koordinatları ise şöyle:

Benim iki kimliğim var ve ikisinin de bilincindeyim.

Birincisi Türkiyeliyim, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıyım...

İkincisi de Ermeni’yim.

Üstelik her ne kadar Türkiye Ermeni Toplumu’nun bir parçası olsam da aynı zamanda Ermenistan’ın ve dünyaya dağılmış Ermeni Diasporası’nın da moral bir parçasıyım, o insanların soydaşıyım.

İşte tüm bu nedenlerle eğer birileri tek bir nedenle dahi Türk-Ermeni ilişkilerinin düzelmesini istiyorsa, benim nedenim en azından iki kat daha fazla.

Beni hangi kimliğimle ele alırsanız alın, farketmez...” (Sayfa 2)



Kitap ilişkisizliğin yakın tarihini, resmi ve sivil alandaki temas çabalarının nasıl boşa çıktığını, hangi merciler tarafından baltalandığını anlatarak başlıyor. Türkiye – Ermenistan ilişkisizliğini besleyen nedenleri de üç başlıkta topluyor: Tarih, Travma, Paranoya. Bu bölümde tüketilen miras olan tarihsel ilişki, Ermeni dünyasının ruh hali ya da ağır mirası travma ve Türk ulusal kimliğinin temel harcı paranoya masaya yatırılıyor. Ne yapmalı, ne yapmamalı konusunda da tarihin üstüste pek çok şifresi olan kilidinin nasıl açılabileceğini ve kilidi açılabilirse o tarihin nasıl aşılabileceğini anlatıyor. Ama tüm bunları başarabilmek için de resmi tez, resmi temsil ve sivil alan üçgeni arasındaki farklı duruşları ve etkileşimleri de kavramak, bunların ayrımına varmak gerekiyor. Korkunun yerine arzuyu koymak gerekiyor.

Kitabın sonsözünde şöyle diyor Hrant:

“Türkiyeli bir Ermeni olarak değişik adreslere konuşmak durumunda kalırken özellikle iki noktaya özen gösterdim. Birincisi hitap ettiğim adrese karşı eleştirel durabilmeye, ikincisi bu adresleri birbirine karıştırmamaya... Ne yazık ki, aynı özeni, hitap ettiğim adresler çoğunlukla göstermediler. Avrupalılarla konuşurken Avrupalıları eleştirdim ama bu eleştirilerimden Ermeniler ya da Türkler kendilerine pay çıkarıp söylemleri yerdiler ya da övdüler. Türklerle konuşurken Türkleri eleştirdim ama buradan da Avrupalılar ya da Ermeniler kendilerine pay çıkarıp eleştirileri yerdiler ya da övdüler.

Tabiî Ermenilerle konuşurken de Ermenileri eleştirdim ama bundan da özellikle Türkler kendilerine pay çıkarıp saptamaları yerdiler ya da övdüler. Sanırım bu benim gibi biri için bundan böyle de kaçınılmaz bir handikap olacak. Ama ne çare ki bu duruma karşı benim samimi durmak dışında başkaca alabileceğim bir tedbir de yok. Adresler beni şaşırsa da ben adresleri şaşırmayacağım, hepsi bu...” (Sayfa 74)


Adreslerin onu ne kadar şaşırdığı, kalleşliğin olayları nerelere getirdiği bugün malûm. O nedenle sunarken bölümüne geri dönüp baktığımızda:

“...artık söylemlerimizin anlaşılır olması ve ayaklarının üstünde sağlam durması gerekir.

Ne demek istediğimizi her zamankinden daha iyi anlatabilmemiz gereken bir süreç yaşıyoruz.

Söylemlerimizin ayrıntıları dahi bu açıdan hayli önem taşıyor.

Aksi durumda söylenenlerin tahrif edilmesinin, sağa sola çekilmesinin veya amaçları dışında kullanılmalarının önüne geçmek mümkün değil.

Bunu yapmak için de maşallah hem Türkiye içinde hem dışarıda ‘hazır kıta’ bekleyen odaklar fazlasıyla mevcut.

Bu mütevazı çalışmanın tüm bu ayrıntılar dikkate alınarak değerlendirilmesini diliyorum.” (Sayfa 4)


sözleri bugün geldiğimiz noktada bu kitabın okunması ve ondan da önemlisi okuyanın okuduğunu anlaması gerekliliğini gözler önüne seriyor.

Bu kitap o zamanlar, kalleşlik kapıyı çalmadan yayımlansaydı bir şeyler değişir miydi? Değişmezdi. Çünkü tüm bunlar yıllarca söylendi, dile getirildi. ‘Hazır kıta’ bekleyen kalleşler zaten gene cımbızlar gene aynı şeyi yapardı.

Bu kitabı okuyun, herkese de okutun. Belki biraz ufuk açar, belki yaralara merhem olur.

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann



11 Ağustos 2005.

Hiç unutmayacağım. Feci bir gündü. Sol bileğimden ameliyat olmuş, sol kolumu 21 gün için alçıya mahkûm etmiştim. Bir de üstüne üstlük canımdan çok sevdiğim Prof. Dr. Manfred Korfmann'ın, yani Osman Bey'in ölüm haberini almıştım...

Bugün, yani 11 Ağustos 2008, ben Kınalıada'ya gidiyorum. Yazı mazı yazacak halim yok. Kafamı dinleyeceğim. Senaryoma konsantre olmak istiyorum. Serde islomanyaklık da var ya, okuduysanız o yazımı, bilirsiniz. Salı günü de zamanımı adada geçirip, bir ara dönmeyi düşünüyorum şehire.

Yazı yazsam da yazmasam da, her sene yaptığım gibi, sevgili Korfmann'ıma bir selâm etmem lâzım.

Onun gidişinden sonra ardından yazdığım yazımı buldum. Onu sizlerle paylaşmak istiyorum. Okumuştum ben diyorsanız, bence bir daha okuyun. Çünkü orada yazdıklarım hâlâ geçerli, güncel... O yazıda Anadolu adına çok önemli gerçekler var.


TROYA SENSİZ, TÜRKİYE SENSİZ... GÜLE GÜLE PROFESÖR KORFMANN!


Ben galiba onun ölümsüz olduğunu düşünüyordum.

Ölebileceği fikri aklımdan asla geçmiyor, geçerse de beni hüzünlere boğuyor, deliye döndürüyordu.

O, turlarımın Halikarnas Balıkçısı’ndan sonraki baş aktörüydü.

Ben ona etrafındakiler gibi ‘Osman bey’ diyemedim hiç. Benim için ‘Profesör Korfmann’dı o. Cevabı kulaklarımda çınlıyor: ‘Evet kizim...’

Anadolu'yu bu kadar seven, Troya için sağlığını ve tüm yaşamını, hatta akademik kariyerini bile ortaya koyan bu adam ölmezdi canım. Ölemezdi. YOK!

Hayatının en verimli dönemindeydi. Henüz 63 yaşındaydı. Kafamdaki senaryoya göre 65 yaşına gelip de emekli olunca Türk vatandaşı olarak kazılara devam edecek, kendini son zamanlarda önemle vurguladığı vakıf işlerine ve müze projesine adayacak, Troya’dan kaçırılan tüm hazineleri geri getirtecekti. Yalnızca beni değil herkesi etkileyen Troya Millî Parkı, Homeros’un İlyada’da bahsettiği 300 civarında bitkinin bulunacağı ‘Homeros Bahçesi’ ve Troya civarındaki ekolojik tarım projeleri gibi işlerle en az 85 yaşına kadar çalışmak zorundaydı zaten.

Schliemann’ın, Dörpfeld’in ve Blegen’in fotoğraflarının yanında yer almayacaktı asla fotoğrafı. Ölmeyecekti ki o!

Benim gözümde Homeros’un İlyada’sından fırlamış bir Anadolu Tanrısı gibiydi her zaman.

Anadolu, Troya ve Arkeoloji bilimi ona çok şey borçludur. ‘Yüzyıllardır süregelen yargıları yıkmak zor iştir, hele bu konuda yek at yek mızrak çıkacaksanız yola, çok donanımlı olmanız gerekir’ diyen ve arkeologlara müthiş bir yol açan Halikarnas Balıkçısı’nın tanımına en uygun bilim adamlarından biriydi. Özellikle Almanlara has her şeyi Batıya bağlayan 19. yüzyılın yanlış görüşü altında uyuklayan dünyayı Troya’da yaptığı kazılar, verdiği konferanslar ve tüm bilimsel çalışmalarıyla fena halde sarsarak uyandırmış ve kabul etsinler ya da etmesinler artık tartışılacak tarafı kalmayan gerçeği göstermişti herkese.

Tam bir Birleşmiş Milletler görüntüsü veren kazı ekibi onun gayretleriyle tüm dünyada olması gereken dostluk ve barışı Troya kazı alanında gösterirdi.

Kazıda çalışan tüm işçileri tek tek isimleriyle bilir, onların ailelerini tanır ve dertlerini, sorunlarını paylaşmaya gayret gösterirdi. Ona adıyla hitap edemeyen, Manfred ya da Korfmann diyemeyen işçileri sayesinde adı da Osman olmuştu. Resmen iki sene önce Türk vatandaşı olmadan bile kitaplarını Osman diye imzalıyordu. Biraz Alman şivesiyle de olsa gayet güzel Türkçe konuşuyordu.

Çanakkale halkına, 'Troya sizin, onu iyi tanıyın ve sahip çıkın' düşüncesiyle, kazılar bittikten sonra sadece onların katıldığı konferanslar verirdi. Tabii ki Türkçe olarak.

Kanser dediler, akciğer kanseri dediler... İnanamadım. Yaşar dedim, iyileşir. O ölümsüz, ayağa kalkar, kazılara gelir, Bozcaada'da gün doğarken elinde İlyada'sı ile yerini alır ve okuma sırasını bekler.

Yaz geldi, kazı ekibi geldi, o gelmedi.

Asistanı Rüstem’le konuştum, ‘Ağustos başında gelecek’ dedi.

Ama gelmedi, gelemedi...

Ben 11 Ağustosta ameliyata girmeden, ‘ameliyattan çıkınca Rüstem’i arayıp bir sorayım, nasıl acaba Korfmann’ diye düşünüyordum. Ama ben ameliyata girdiğim sırada o da bizi terk edip gitmiş meğer.

Ağlamaktan şişmiş gözlerim, tanınmayacak hale gelmiş sesimle bir köşeye büzülüp Rüstem’i aradım. Sesi hüzün dolu geliyordu. Anladığım kadarıyla Korfmann’ın isteğiyle kazılar bir şey olmamış gibi devam edecek ve bir hafta sonra yaşadığı yer olan Tübingen’deki cenazeye kazı ekibini temsilen bir kişi katılacaktı.

Seni tanımış olmak Profesör, senin bendeki onlarca fotoğrafın, saatler saatler boyu yaptığın konuşmaların ses kayıtları, senden öğrendiklerim yanıma kâr kalanlardan birkaçı yalnızca.

Bundan sonra Troya sensiz. Türkiye sensiz.

En verimli zamanında ve çok erken gittin.

Halikarnas Balıkçısı gibi ölümsüzler arasındaki yerini aldın benim için.

İyi ki vardın Korfmann... İyi ki biz geçen sene seninle son bir tur yapabildik Troya'da...

Yolun ışık olsun Profesör Korfmann.

Seni çok özleyeceğiz.

9 Ağustos 2008 Cumartesi

Güzel Bir Cumartesi Buluşması

Çok sıcak bir gündü gene... Sevmiyorum ben sıcakları. Soğuk olsun, karlar yağsın, evde mahsur kalalım, yollar kapansın falan filan. (Beni okuyanlar bu yanımı iyi bilir.)

Neyse, sonuçta bu hafta eskiden İstanbul'da olduğum her cumartesi mutlaka gittiğim ekolojik pazara gittim. Ağustos ayında pek öyle renkli ve yoğun olmaz, zaten fotoğraf makinemi de yanıma almayı unuttuğum için fotoğraf da çekemedim. Halbuki vardı bir-iki güzel fotoğraf objesi... Eve gelince aldıklarımı fotoğrafladım ama...

Taze fasulye, domates, patlıcan ve salatalık aldım, gördüğünüz gibi...


Üzümler de gözüme pek bir güzel gözüktü, haklı çıktı gözlerim, tadı da müthiş üzümlerin...

Aaaaaa... Mısır da almıştım, unutmuşum onların fotoğrafını çekmeyi. Mısırlar da harika bu arada.

Dün Şeylacığım aradı, bu akşamüstü için randevulaştık. Saat 17.00'de Taksim'de bir güzel mekânda buluştuk. İstiklâl Caddesi'nde McDonald's denen o benim artık bir vegan olarak önünden bile geçmediğim yeri gördüğünüzde sola dönün, biraz ileride Periferie diye pek hoş bir yer...



Neyse, Şeylacığımın annesi de, babası da, ağabeyi de profesyonel turist rehberidir. Aynen benim gibi. Dillerimiz farklı yalnızca. (Hepsini çok iyi tanırım ve çok severim.) Şeyla oyuncu oldu. Müjdat'da öğrencim de oldu. Onun yeri bende de, tüm hocalarında da çok farklıdır. Yolu ışık olsun, Savaş hocası da onu nasıl sevdiğini bana hep anlatırdı... :))) Herkesin gurur kaynağı bir oyuncu oldu o... Şeyla'yı kim tanımaz?




O benim canım...




O benim cadım...




Bugün buluştuk ve Bekir'le tanıştım en sonunda.




Bekir'in oyunlarını, senaryolarını konuştuk. Müthiş şeyler var elinde. Bekir hem çok şeker bir insan, ben çok sevdim, hem de bence ciddi anlamda dahi... Müthiş güzel işler kotarmış. Mutlaka bir şeyler yapması lâzım... Bu işlerin bilgisayar ortamında ve kâğıt üzerinde kalması yazık olur.



Valla bugün kendimi bir workshop hazırlığı içindeymiş gibi hissettim. Güzel bir cumartesi buluşması oldu...


29 Temmuz 2008 Salı

Yasin Özenir


Sevgili veterinerimiz Yasin Özenir bypass ameliyatı geçirmiş.

Ben daha dün öğrendim ve çok üzüldüm. Dört damarı tıkalıymış.

Dün bütün gün ağladım... Ama çok şükür iyiymiş. Biraz dinlenecek yalnızca.

Ben Yasin'i kendi penceremden biraz anlatmak istiyorum.

Yasin, kendi anlatır, '1997 senesinin sıcak bir yaz günüydü' diye, işte o zamandan beri Lady Macbeth'in veterineridir. 2000 senesinden beri Othello'nun da.

Lady Macbeth ve Othello bugün yaşıyorlarsa herşeyden önce Yasin'e borçluyuz bunu. Gerçi o, senin ilgin alâkan da önemli dese de (ki haklı, mutlaka dediği gibi, ben benim kadar veterinere hayvancıklarını taşıyan, gak deseler veterinerde, guk deseler veterinerde birini daha bilmiyorum) Yasin'in hakkı ödenemez...

O, zaman içinde yalnızca benim kedilerimin veterineri olmakla kalmadı, bir sürü tanıdığım tanımadığım insanı yönlendirdiğim veteriner oldu (hepsi doğruyu bulmanın mutluluğu ve gönül rahatlığında) ve en önemlisi benim çok sevdiğim bir arkadaşım, hatta dostum oldu. Öyle ki, biz konuşmadan bile derdimizi anlarız.

Yasin işini çok seven, çok çalışkan ve fedakâr bir insan. Soyadına uygun bir şekilde işine öylesine özenen bir veteriner ki... Emek verir, değer verir, siz bir konuyu anlayana, gerçekten kavrayana kadar sabırla defalarca bıkmadan usanmadan anlatır. Çünkü onun için önemli olan, ağzı var dili yok dostlarınızın doğru ve olması gerektiği şekilde bakılmasıdır.

Sanırım benim kedilerim Lady Macbeth ve Othello sayesinde kitap bile yazabilir, yeni tez konuları ortaya atabilir. Kızım Lady Yasin'e aşıktır. Gerçi ona gelen bütün hayvancıklar ona bayılıyorlar...

Sevgili Yasin'imiz, bizler seni çok seviyoruz ve biran evvel sağlığına kavuşup işinin başında görmek istiyoruz. Ama önce dinlen ve kendine biraz zaman ayır. Çok koşturuyorsun, çok yoruluyorsun... Geçmiş olsun!

Yasin... İyi ki varsın sevgili dostum!

22 Temmuz 2008 Salı

Kuaförüm...

Yıllardır bir tek adrese giderim:

YILDIRIM ÖZDEMİR

Yıldırım'ı kuaförlüğe adım attığı günden beri tanırım. O benim dostum, sırdaşım, canımdır. Ona o kadar güvenirim ki, saçımla ilgili her kararı alır ve ben sesimi bile çıkartmam.

Zaten uzun uzun anlatmaya gerek yok. Yıldırım Özdemir'i herkes tanır.



Bu arada saçımla ilgili kararları Yıldırım alır ve kesim işini de yalnızca o yaparken, boyamı Şengül yapar, saçımın şekil alması ise Mardin'li sevgili dostum Musa'ya aittir.


Böyle işte...

Yıldırım bana der ki, 'Burası senin evinin salonu gibi, değil mi?'. Evet, aynen öyle, ben kendimi orada 'iyi' hissediyorum, ama gerçekten 'iyi'.


İşte bende epey emeği olanlardan biri de Musa... Zavallım, her sefer saçıma Mardin tokası takmak zorunda kalması en sonunda Yıldırım'ın saçlarımı kısacık kesmesiyle bir müddet için son buldu... Ama biraz uzasın saçım taktırmam mı o tokamı saçıma!!! (Saçı örüyorlar takarken).

Yıldırım, Musa ve tüm ekip... İyi ki varsınız!




LinkWithin

Related Posts with Thumbnails