16 Ocak 2011 Pazar

Gönlümün Peşinde


İki ağlama, dövünme arasında iyi geldi bana gülümsemek.


30 yıl olmuş… Ben gönlümü peşimden sürüklemeye başlayalı tam koca otuz yıl. Öncesini saymıyorum, öncesi zaten deli çağlar, kanın deli aktığı zamanlar ki ben o dönemlerde bile gönlümü hiç ciddiye almamışım.


Üstelik aşk kadınıyımdır ben… Ama aşk için ölüp ölüp dirilen, şiirler yazıp ağıtlar yakan, sevginin peşinde koşan türden olmadım hiç.


Aşk kadını… Hep böyle adlandırdı beni tanıdıklarım, özellikle de kadınlar böyle dedi. Ama ben buna rağmen hep akıl, mantık, şuur demişim…


30 yıl boyunca gönlüm ne istiyorsam onu yapmış, ne diyorsam karşı çıkmamış… Onu el üstünde tutuyorum, başımın üstünde taşıyorum sanıyordum. Yerlerde sürüklemişim meğerse onca zaman. Halbuki onu olduğu yerde bırakıp, onun sesine kulak vermek, ritmine uyum sağlamak yeterliymiş.

30 yıl sonra bunu gördüm…


Dün ilk defa yüreğimin sesini dinledim, bana söylediklerine kulak verdim. Ne dedi biliyor musunuz?


“30 yıl önce bozkırın orta yerinde o otobüsten indin ve arkanı dönüp gittin. Hem de arkana bakmadan gittin. 30 yıl boyunca bana kimi seveceğimi, kimin için atacağımı söyledin. 30 yıl boyunca kimin için sevineceğimi, kimin için üzüleceğimi sen belirledin. Zaman zaman beni dinlediğin, bana kulak verdiğin oldu evet. Zaman zaman benim dediklerimi yaptın, benim peşimden geldin ama o zamanlar bile sınırlar koydun. Yaşattıramadım sana kocaman kocaman aşkları bile doya doya. İzin vermedin.

30 yıl önce o bozkırın orta yerinde o otobüsten indin ve arkanı dönüp gittin. Hem de arkana bakmadan gittin.


Bak, hayat oyunlar oynar insana. O otobüsteki gelip dikiliverir karşına, işte o zaman bana sığınırsın…


Yeter artık… Bir 30 yılın daha var mı? Varsa da yoksa da böyle mi devam edeceksin?


Çok yordun beni! 30 yıl beni peşinden sürükledin, yerlerde sürüklendim, parçalandım, kırıldım un ufak oldum kimi zaman ve çok yoruldum.


Ama sen de yoruldun…


Haydi gel, bundan sonra sen benim peşimden gel… Belki gene yorulursun ama bu sefer değer…”


Dün evren zamanı durdurduğunda, ben her anı doya doya yaşadığımda, her saniyeyi her kelimeyi içime çektiğimde, o havayı solurken aldığım hazda güp güp atan yüreğimi serbest bıraktım…


Tam 30 yıl önce o bozkırdaki otobüste yanımda oturanı görmemişim, 30 yıl önce bozkırda o otobüsten indiğimde benimle birlikte indiğinde de görmemişim… Bakmadım da mı görmedim? Baktım, gördüm ama buna rağmen arkamı dönüp gittim belki de…


Şimdi bunun bir önemi yok.


Gönlümün peşinden gideceğim artık. Kararım budur!

Neler olacağını bilemem. Belki çok mutlu olurum belki de mutsuz, ama bildiğim bir şey var ki, bu sefer o beni yerlerde sürüklese de, parçalasa, un ufak da etse, ben gönlümün peşinden gideceğim.


İnanın gönlüm benden daha mantıklı, daha akıllı. Kimi ve neyi seveceğini daha iyi biliyor.


Aslında o öğretti bana rüzgâr olup dokunmayı. Ben de gönlümdeki duyguları, beynimdekileri üfledim ta uzaklara. Ne rüzgârmış ama…


Bozkırda bırakmışım aslında ben gönlümü…


Şimdi o bozkırda ayrılan yollar yeniden birleşince, kesişince ya da her neyse, dün işte öyle güp güp atınca yüreğim, verdim bir anda kararımı…


Gönlümün peşinden gideceğim artık.


(İstanbul, 16 Ocak 2011)

1 Ocak 2011 Cumartesi

2011'e Mektup



1 Ocak gününün hep boşa geçirildiğini, kaynayıp gittiğini, heba edildiğini düşünürüm. Bu nedenle de elimden geldiğince verimli geçirmeye çalışırım o günü. Erken kalkarım, turda değilsem kitap okurum, yazı yazarım, bir yerlere giderim. İyi bir başlangıç yapmaya çalışırım yeni yılda.

Her yıl Aralık ayının son günlerinde o yılın bir muhasebesini yaparım. Bu bende takıntı gibidir. Doğum günleri belki aslında başlangıç olarak alınmalı her yıl için ama yok hayır, illâ ki yılsonu, yılbaşı.


Gelecek yıldan beklentilerimi sıralar, yapacaklarımın listesini çıkartırım. O yıl daha çekip gitmeden de isteklerimi sıralarım, açıklarım. Ve tabii ki yeni yıl gelmeden bunu yaptığım için de yeni yılın tüm bunlardan haberi olmaz ve birçoğu da kaynayıp gider.


Belki bu kötü gidişata bahane bulmak ama bu sefer değişiklik yapmak ihtiyacı hissettim ve bu mektup o yüzden 1 Ocak’ta yollanıyor yeni yıla.


2010’un son günlerinde farklı duygular içindeydim. O günlerde yalnız uğurlamaya hazırlandığımız 2010 yılının değil, geçtiğimiz 10 yılın bir muhasebesini yaptım ve sırtımda çok ağır bir yük buldum.


Açık konuşmak gerekirse; 1999’dan bu yana ‘harika’ diyebileceğim bir sene olmamış hayatımda. Hep bir şeyler geri gitmiş, hep bir şeyler batmış, hep kayıplar yaşanmış…


Hiç mi güzel şey olmamış? Olmuş tabiî ama ‘harika’ bir yıl yok!


Ben sırtımdaki yükü, bana verdiklerine, öğrettiklerine, kattıklarına teşekkür ederek uğurladım 31 Aralık gecesi.


2010’a gene de şöyle bir dönüp bakmak istiyorum izninizle…


Aklıma gelenleri yazacağım hemen iyi kötü sırası düşünmeden:


Öncelikle Mardin’le ilgili projelerin hayata geçmesi konusunda 2010 çok iyi geldi bana.


Mardin’in hayatımdaki yerini ve önemini beni tanıyanlar bilir ve orada daha çok vakit geçirmek, orada bir şeyler yapmak hep en çok istediğim şeydi. Bunlar gerçekleşti ve uzun vadede de hep böyle kalacak umarım.


Mardin’de Gezi Kutusu’nun şubesini açtık, orada çalışmaya başladım. En çok arzu ettiğim şeylerden biri de bir evim olmasıydı Mardin’de, o da oldu; Cumhuriyet Meydanı’nda bir taş ev kiraladım. Onu dayayıp döşemek işini bitirmeyi yeni yıla bırakıyorum.


Maddi açıdan hayatımın en kötü, en berbat senelerinden biriydi diyebilirim, hep tökezledim, canıma okundu, borç gırtlağa kadar denebilir ama çok şükür ayaktayım ve hepsi bitecek, çok bereketli zamanlar ve işler olacak bundan böyle, biliyorum…


Othello’nun şeker hastalığına bağlı sorunları beni çok üzdü, yeni yıla da veterinerde girdi; annemin de sağlık sorunları yordu ve üzdü ama en azından şimdi herkes iyi gibi… Sağlık en büyük sorun, etrafım bunlarla dolu, üzülüyorum ama biliyorum ki olay derinlerinde çok başka… Tanımadığımız, bilmediğimiz boyutların enerjileri veriliyor dünyaya… Zor zamanlar, çok zor!


Mardin projelerinden en önemli ve zorlusu ama benim için prestij projesi olan Mardin Şehir Planı & İl Haritası ile 5 broşür en sonunda basılıyor. Bundan dolayı gururlu ve mutluyum.


Kitap projelerimin ilk adımını atabilmek de ayrı bir sevinç oldu. Deneme yazılarımı sevgili Mete Belovacıklı edit ediyor. Mardin kitabımın da toparlanıp basılması gündemde.


Gözümden bile sakındığım senaryom ‘Son Vapur’ ile ilgili çalışmalarımı senenin sonuna doğru yeniden hızlandırdım. O kendi yolunda ilerliyor ve ilerlemeye de devam edecek. Filme çekileceği zamanı da kendi belirleyecek gibi geliyor bana.


'Kötü ne olmuş ki?' diye sorabilirsiniz. Olmaz olur mu? Çok sevdiğim ve beni de sevdiğini sandığım bir insandan hayatımın tokadını yedim. Bin senedir tanıdığın ve sevdiğin bir insanı hayatına defalarca girmiş çıkmış bir insanı, kesintiye uğramış ve yeniden yeniden başlamış ilişkileri aslında hayatına sokmayacaksın. Bunu öğrendim bu sene. Sevgili dediğim adam beni öyle bir aldatmış ki… Artık onu sevmiyorum… Dost olarak da, arkadaş olarak da sıfır o artık benim için. İnsan olarak da yok! Siliyorum onu tamamen. 2010’da öldü o benim için. Allah rahmet eylesin…


Geçtiğimiz yıl çok sıkıntılar yaşadım, her anlamda… Ama bence hepsinin sonuna gelindi. Hissediyorum. Hayırlısı diyorum…


Aman, ne oldu ne bittiyi bırakıp geleceğe bakmaya karar verdim hem de tam da şu anda, bunları yazarken.


2011’de neler yapacağım, planlarım neler; 2011’den dileklerim neler bunları yazsam daha iyi olacak.

Öncelikle – biraz klişe gibi olacak ama – kendim için ve etrafımdaki herkes + hayvanlar için sağlık diliyorum. Bunun ne kadar önemli olduğunu bu sene çok iyi kavradım. Aslında hep söyleriz ama istemeyi de bilmek lazım, öyle yarım ağızla, laf olsun diye değil, cidden, içten, dolu dolu, tüm ruhunla, kalbinle, her hücrende hissederek isteyeceksin.


Sonra gene kendime ve etrafımda tüm ihtiyacı olanlar için bol para diliyorum, istiyorum. Hayatı idame ettirebilmek için, hayatı güzel, zevkli ve tadını çıkartarak yaşamak için. (2010’da para sorunu beni çok yordu, bu sevimsiz durumun artık yolumdan çekilmesi en büyük temennim!) Bunu hak ettiğimi biliyorum ve insanca yaşamak, faturalarımı ödemek, canımın istediği şeyleri alabilmek ve yapabilmek için gerekli olanı istiyorum.


Senaryomun artık son halini almasını ve ardından da biran önce çekilmesini istiyorum. Müziklerini de mutlaka Arto Tunçboyacıyan’ın yapmasını…


Mardin – İstanbul hattında yaşamayı sürdürmek zorundayım ve bundan dolayı da açık söylemek gerekirse çok mutluyum. Oradaki işlerin başarılı olması, yolunda gitmesi, orada geçirdiğim zamanların keyifli, zevkli ve huzurlu olmasını diliyorum.


Mardin’le ilgili daha pek çok projem var, bunları da rahat rahat hayata geçirmek arzusundayım.


Görünürde Suriye, Lübnan gibi Ortadoğu hedeflerim gerçek olacak bu yıl. Onların da son sürat ve başarıyla hayata geçmesi dileğim.


Bunların dışında da çok gezmek arzum var. Diyeceksiniz ki, sen zaten gezmiyor musun? Yok, rehber olarak geziyor olabilirim ama o ‘iş’. Ben kendim için çok gezmek istiyorum bu sene. New York’a gitmek, başımı alıp başka yerlere de gitmek istiyorum. Yapacağım da…


Yepyeni, pırıl pırıl bir aşk istiyorum. Biliyorum 2011’de bu da var benim hayatımda. Ama eski ve kirletilmiş şeyler değil istediğim, pırıl pırıl tertemiz bir şey… Geliyor biliyorum…


O kadar çok şey var ki dilediğim, o kadar çok plan var ki kafamda. Ama biliyorum ki, bu sene hepsini yapmama imkân sağlayacak.


Ve tabii unutmadan, tüm sevdiklerime bu yıl mutluluk sarhoşu olmalarını diliyorum!


Hoş geldin 2011!

1 Ağustos 2010 Pazar

Oradan, buradan, havadan, sudan - 17

Ne desem boş... Kendime kızıyorum bazen. Hayatın akışı içinde bu kadar kaybolmak, yazmamak, paylaşmamak... Bunlar bana ait değil gibi geliyor bana ama öyle olmuş işte. Baksanıza Ocak ayından beri ne yazmışım ne paylaşmışım.

Nasıl geçti onca zaman anlayamadım. Çok ciddiyim. Günlerdir düşünüyorum neden diye, cevabını da bulamıyorum. Neden yazmadım, neden, neden, ve neden? Yok... Cevabı yok işte. Bilmiyorum.

Mardin'le ilgili proje tüm zamanımı alıyor, beynimin her hücresi sanki onunla dolu. Başka şey düşünemez oldum. En kötü anımda bile oproje kafamda, mutlaka gerçekleştirilmesi gerekiyor. Gerçekleşecek!

Bu arada Mardin'le ilgili bayağı gelişme de oldu. Şehir Planı ve İl Haritası hazırlandı, ben de üstüme düşen ne ise hepsini yerine getirmeye çalıştım.

Mart sonuna kadar stresli bir süreç de yaşadım aslında. Ondan sonra da rahatlamaya gidemedim bir türlü.

Baharda ve yaz başında turlar falan derken zaman aktı geçti işte.

Her sene nedense aynı kısır döngü işliyor. Bu kez kararlıyım, bu kısır döngüden çıkacağım. Her sene Temmuz ayı kâbusu olur mu bir insanın ya? Oluyor işte! Benim kâbusum. Eskiden Ocak ayı da öyleydi. şimdilerde değişti. (İş anlamında diyorum, yoksa Ocak ayı hayatımdaki en sevdiğim iki varlığı kaybettiğim aydır, nefret edesim bile var!)

Bugün 1 Ağustos ve ben dün gece Temmuz ayını selametle uğurladım. Balkonda rakı, kavun eşliğinde. Ay vardı gökyüzünde, ona baktım, kadeh kaldırdım. İçimden şunlar geçti: 'O kadar kötü müydü? Hayır değildi. En azından korktuğum kadar değildi. Güzel şeyler olmadı mı? Oldu tabiî. Ama ben hâlâ bu olanlardan ders almamışım, en azından onu gördüm bu sene. Geleceke sene seni sevmek ve seninle çok eğlenmek istiyorum Temmuz, haydi şimdi selametle git!'

Evet, aynen bu cümleler geçti beynimden ve ben Temmuz ayını aynen böyle uğurladım.

Derin ve güzel bir uykunun ardından Karadeniz kıyısında nefis bir kahvaltı ile Ağustos'a 'hoş gel' dedim. Dedim ve bazı kararlar aldım. Bunlara da 1 Ağustos kararları dedim. :)

Mardin projesi kesinlikle hayata geçirilecek (bu turizmle ilgili bir proje ve bu projeyle ilgili tüm detayların kesinlikle çok ince bir şekilde işlenip hayata geçirilmesi gerekiyor); tüm bloglar düzenlenecek, düzeltilecek ve işlevlerine uygun şekilde yeniden aktive edilecek; yazı yazmaya daha çok zaman ayrılacak; Son Vapur'un yeni hikâyesi mutlaka yazılacak ve senaryo kesinlikle elden geçirilecek; bu sene kendime daha çok zaman ayrılacak ve herşeyden de önemlisi mutlaka akıllıca bir plan ve uygulama ile önümüzdeki yıl sevmediğim ay olmayacak.

Bunlar ve buna benzer bazı başka şeyler işte 1 Ağustos kararlarım... Buraya yazdım ki, uygulayayım, hayata geçireyim.

Bunu yayınla tuşuna basıyor ve okuduğum kitaba geri dönüyorum. Bitmek üzere... A, size de tavsiye ederim. Murat Hiçyılmaz'ın AUM adlı romanı, E Yayınları. (Blogunu da takibe alın, sağdaki sütunda takip ettiğim bloglar bölümünde var, ya da buyurun: www.harfiyat.blogspot.com )

19 Ocak 2010 Salı

Üşüyorum (*)



Çömelip kalmışım olduğum yerde.

Soğuk… Çok soğuk… Üşüyorum…

Sensizlik, hasret… Renksiz her şey.

Çömelip kalmışım olduğum yerde. Taş soğuk. Canımı yakıyor… İliklerimde hissediyorum, üşüyorum.

Yere takılıyor gözüm. Kanın rengi taşın rengine dönmüş.

Etrafıma bakıyorum. Duman var havada, sis, pus, korku, pusu, kurşun, kan, ihanet, acı…

Her şey renksiz.

Sislerin ardında güneş de yok. Nereye gitti güneş? Giderken götürmüşsün işte… Yok!

Taşın soğuğu çok acımasız. Üşüyorum.

İçim acıyor, canımı yakıyor, bıçak gibi saplanıyor soğuk yüreğime, içimi deşiyor.

Ellerimle yüzümü kapatıyorum. Ağlamak istiyorum. Bir damla gözyaşı akıyor ve donuyor yanağımın üstünde.

Bu ne soğuktur? Yoksa öldüm mü ben? Neden kimse yok etrafta?

Çömelip kalmışım olduğum yerde. Gel… Gel ellerimi ısıt.

Neden her şey renksiz? Renkler nerede? Neden sanki bir tek buz mavisi var gibi geldi bana?

Neredesin? Elimi uzatıyorum. Buz mavisini yakalayıp sonsuza kadar tutmak istiyorum, bırakmamak.

Sen gelmeden gelmeyecek sıcaklar. Sen gelmezsen çözülmeyecek bu buzlar. Ben sonsuza kadar bekleyeceğim.

‘Donarsın burada’ diyor içimden bir ses.

Donarsam donayım.

Burada, tam bu noktada donayım. Kan renginin taş rengine döndüğü yerde donayım.

Hep öyle kalayım. Çömelmiş, yerde, senin yanında, ellerim sana uzanmış.

Gel… Bu soğuk dayanılmaz… Ama bir zaman sonra alışıyorsun sanki.

Uykum geliyor…

Gel; tut, ısıt ellerimi… Çözülsün yavaş yavaş buzlar. Güneş çıksın bir yerlerden. Renkler geri gelsin…

Sen geri gel…

Gel be sevgili!

(*) Beynimin ve gönlümün fısıltıları

22 Kasım 2009 Pazar

Kum Fırtınası

Düşüncelerim rüzgâr olsa, üflesem ta uzaklara…


Gözlerimi kapatıyorum. Gene o bozkır, gene o otobüs. Ayağımı basmadan üstünden kayıp gittiğim toprak gibi akıp giden zaman içimi acıtıyor. Sapsarı bir ışık gözümü alıyor. Camdan dışarı bakıyorum.

Düşüncelerim rüzgâr olsa, üflesem ta uzaklara…

Evet, bu sefer düşünüp düşünüp susmayacağım… Haykıracağım, bağıracağım, konuşacağım, söyleyeceğim…

Gözüme kaçan şey ne? Bir kum tanesi mi bu? Bir, beş, on… Onlarca, yüzlerce…

Şaşkın bakıyorum kalakalmış öylece. Bozkırda kum…

Gözlerimi kapatıyorum. Yüzüme çarpan her tane canımı yakıyor.

Kahverengi bir dans sarı şehri kendi rengine boyuyor birden… Günlerce çıkmayacak, yapışacak bir renge… Kahverengi.

Sarı şehir kahverengi, evler, damlar kahverengi, dağ, taş kahverengi, kaldırımlar, sokaklar kahverengi, insanların yüzleri bile…

Sıcak vuruyor yüzüme kum taneleriyle birlikte. Yüzümü yakan sıcak mı, rüzgâr mı, kum taneleri mi?

Kara buran gibi ese ese geliyor karşıdan. Dimdik duruyorum sarı şehrin tepelerinde bir yerlerde.

Ben buraya ne zaman geldim? Bozkır nerede?

Ovaya bakıyorum. Dimdik duruyorum.

Döne döne kalkıyor yerden sarı sıcak kumlar. Yüzüme vuruyor rüzgârın sıcak nefesi.

Kara buran üstüme geliyor. Sallıyor, sarsıyor beni. İçim ürperiyor…

Düşüncelerim sarıyor etrafımı, rüzgârın önüne katıp getirdiği kumlar gibi dolanıyorlar etrafımda.

Nefesim yetmez korkarım. Ciğerlerim patlayana kadar üflüyorum. Düşüncelerim rüzgâr oluyor.

Kara buran kumlarla birlikte boşluğa savuruyor beni, önüne katıyor. Katran karası saçlarının bir teline tutunuyorum gecenin karanlığında.

Gözlerin kapalı…

Düşüncelerim rüzgâr oluyor, gelip başını okşuyor.

Otobüsten inenler öğretti bana rüzgâr olup dokunmayı.

Kara buran hâlâ savuruyor beni, bense saçının bir teline tutunmuş… Yüzünü okşuyor rüzgâr, eline değiyor, elini okşuyor…

Ürperiyorsun… Belki üşüyorsun.

Bir Mezopotamya gecesinde, başka bir şehirde…

4 Kasım 2009 Çarşamba

Saydam


Susan Miller okumadan evden çıkmayanlardan mısınız?

Her şeyi bir sebeple erteleyenlerden misiniz?

Mutlu olmak isteyip nasıl olacağını bilmeyenlerden misiniz?

Bir adım atarsanız tüm hayatınızın yörüngesinden çıkıp bambaşka bir yörüngeye gireceğini, her şeyin darmadağın olacağını düşünenlerden misiniz?

Bir şeyleri yapıp yapıp sonra da neden yaptım diye kendisine kızanlardan mısınız?

Bir ay boyunca bir elektronik postayı yarın yollarım diye düşünüp yollamayanlardan mısınız?

Güzel ve iyi bir şeylerin üstünüze üstünüze geldiğini hissedip bir yandan umutlanıp mutlu olurken, öte yandan gelecek olan bu her ne ise ondan korkanlardan mısınız?

Bu böyle uzar gider…

Şimdi ne düşündüğünüzü biliyorum. “Nükhet gene kendi ruh hallerini yazmış” diyorsunuz içinizden.

Yok, pek sayılmaz… Örneğin, Susan Miller okumadan evden çıkmayanlardan değilim. Susan Miller’i ay başında şöyle bir okur ve kenara koyarım. Sonuçta ben de astrolojik haritalar çıkartmayı ve yorumlamayı bilirim.

Her şeyi bir sebeple erteleyenlerden de değilim. Ertelediğim çok şey olmuştur hayatta ama ertelememeyi öğrendim. Artık istediğim ve beni mutlu edecek şeyleri ertelemiyorum. En azından ertelememeye çalışıyorum.

Mutlu olmak isteyip nasıl olacağını bilmeyenlerden de değilim galiba. Ben aslında her dakika mutlu olunmayacağına ama her an mutsuz da olunmayacağına inananlardanım. Mutluluk kavramı üzerine de tartışmayacak kadar yaşadım ve gördüm. Herhangi bir sebeple mutlu olunabilir ve mutluluk o kadar çok şekle girebilir ki… Belki şu olabilir, birkaç farklı mutluluk şekli üstünüze doğru gelince, hangisini tatmak istediğinizi, hangisini yaşamak istediğinizi bilemiyor olabilirsiniz.

Atacağım bir adımın hayatımın yörüngesini değiştireceğini beni alt üst edeceğini asla düşünmedim. Ben macerayı seven ve yarın sıfırdan bambaşka bir hayata başlayabilecek cesarete sahip bir insanım. Hep öyle oldum. Sanırım bundan böyle de değişmem. Ayrıca ben zaten durağan, hep aynı yönde ilerleyen bir hayatı sevemem ki. Sıkılırım. Kısır döngü misali, aynı yörünge üzerinde Rufai dervişleri gibi, dön baba dönelim. Nereye kadar?

Bir şeyleri yapıp yapıp sonra da kendime kızmam. İyi ya da kötü bir şeyler öğreniyor insan. En azından kendime kızmamayı öğrendim ama b
ir ay boyunca bir elektronik postayı yarın yollarım diye düşünüp yollamayanlardanım. Evet. Ne yazık ki öyleyim… Ama bu yazıyı siz okuduğunuzda en azından bunlardan biri gitmesi gereken yere gitmiş olacak. Sanırım böyle yapmamın nedeni de elektronik posta yerine ulaştıktan sonra olacakları biliyor olmam ve yaşayacaklarımı ileriye atıp daha sonra tadını çıkartmak derdinde olmam olabilir (mi?) ya da belki hazır olmadığım ve yükümlülüğünü almak istemediğim bir şeylerin yaşanacak olacağını bilmekten kaynaklanan bir serseri tavır. İleri bir tarihe bırak, zamanı gelince yaparım safsataları. Ama belki de öyledir. Zamanı gelmemiştir, o nedenle yollanmamıştır. (Bahanelerim de hazırmış!)

Güzel şeylerin üstüme üstüme geldiğini hissederim, hatta görürüm; evet, bir yandan umutlanıp mutlu olurum, hatta içim kıpır kıpır olur, öte yandan da gelecek olan her ne ise işte ondan korkarım. Evet, korkarım ama mazoşist bir tavır gibi de gelse bu size, aslında bir düşünün siz de böyle değil misiniz?

Neden yazdım bunları? Bilmem, öylesine, içimden geldi, içimi dökmek istedim.

O elektronik posta da biraz sonra gönder tuşuna basılarak başka bir kıtada ulaşması gereken yere ve kişiye ulaşacak. Ne olacaksa olsun!

28 Ekim 2009 Çarşamba

Bu sene de "Prokopi Pera"

Görünen o ki, bu sene de kış sezonunda favori mekânım, ilk tercihim Prokopi Pera olacak. Akşamüstü, akşam ve gece… Hangi zaman dilimi olursa olsun, tercihim orası.



Sebebine gelince:

Belki dikkatinizi çekmiştir, Türkiye’de genelde bir mekân ne hikmetse açıldığı yıl en iyi dönemini yaşar ve gittikçe düşüşe geçer. Genelde diyorum. Bu tabiî ki her yer için geçerli değil. İşte Prokopi Pera da bu genel tanıma girmeyen mekânlardan. Kalitesinden taviz vermeyen hatta bence her geçen gün daha da iyiye giden bir grafik çizen bir mekân.

Kınalıada’da sezon bitti ama Yudum ve Alex hâlâ hafta sonları balık+ekmek+rakı ya da sucuk+ekmek+şarap gibi hoş tekliflerle adanın son demlerinin tadını çıkarttırıyorlar ada severlere. (Şu adalar ve sorunları konusuna da başka bir yazı ya da yazı dizisi içinde değineceğim.)

İşte böyle ada ve şehir arasındaki koşuşturma içinde nefes almadan çalışan dostlarım Prokopi Pera’ya da kışa merhaba dedirttiler.


Yudum kendisi de rehber olduğu için rehberleri de unutmadı ve bir akşamüstü bizleri ağırlamak nezaketini gösterdi.




Gene çok sıcak ve çok zarifti ortam ve sunum.




Harika şaraplar eşliğinde gelen kanepeler, fondaki güzel müzik ve doyamadığımız sohbetler bizleri de coşturdu ve durmadan yer değiştirdik. Bir bardaydık, bir üst katta, bir dışarıda.

Her şey çok güzeldi.

Prokopi Pera değişmeyen bir kalite ve servis anlayışına sahip. Bu bence onların en büyük artı puanı. Elemanlar gene bildik o güler yüzlü, amatör ruhlu profesyoneller. Mutfak gene bir harika, Yudum da Alex de çıkmıyorlar mutfaktan. Bu sezon müthiş sürprizler var mutfağında Prokopi Pera’nın.

İşin en güzel tarafı da şu: Yudum’un teknolojiye olan merakı ve yatkınlığı sayesinde Facebook paylaşım sitesinde başından beri gerek Prokopi Pera’da gerek Kınalıada Prokopi’de ne zaman ne var hep haberdar olduk. Şimdi de Prokopi Facebook’tan sonra bütün dünyayı sarsan ve cidden çok önemli bir paylaşım platformu olan Twitter’da.

Harikasınız! Her zamanki gibi…

Müthiş bir yaz geçirttiniz herkese adada. Şimdi de soğuk kış aylarını sımsıcak hale getireceksiniz. Biliyorum…

Her zaman dediğimi tekrarlamak istiyorum:

Ellerinize, beyninize, gönlünüze sağlık Yudum, Alex ve emeği geçen herkes.

Herkese tavsiye ederim, gidin ve şımarmanın ve şımartılmanın tadını çıkartın.

Prokopi Beyoğlu

Kurabiye Sokak No. 17 Beyoğlu – İstanbul

Tel: 0212 – 292 59 76

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails