İlk bakışta aşktı benimkisi. Korka korka, tırsa tırsa…
Korkmuştum, tırsmıştım çünkü Lady Macbeth onca zamandan sonra seni de sevmemi kabullenebilecek miydi?
İki yaşına basmana çok az bir süre kala gelmiştin bana. 2000 yılının yaz başıydı. Kedi Oteli’ni açmaya hazırlanıyorduk. Benim gibi İran kedisi delisi arkadaşım Cemal Şenelmas müthiş bir kedi bulduğunu, sahibini de ikna ettiğini, seni bana göstereceklerini söyleyince fazla oralı olmadım önce. Sonra bahsettiği kişi ve karısı ellerinde bir beyaz dişi, bir gri erkek ve iki gri, bir sarı, bir de beyaz bebek İran kedisiyle gelince kalakaldım. Karşımda dünya güzeli bir aile duruyordu ve acımasız sahiplerinden erkek olanı hepsini Mısır Çarşısı’na satmaya götürüyordu. Ortağım araya girdi ve kedileri bize bıraktılar.
Gri olan (mavi İran) ve iri yarı enteresan erkek kedi sendin. Daha ilk dakikadan itibaren tüm ilgimi ve sevgimi bir şekilde kendine çekiverdin. Bebeklerinin anası beyaz kedinin adı Bulut senin adın ise Duman’dı. “Aman Tanrım ne kadar yaratıcı…” demiştim içimden. Hiç sevmediğim sıradan kedi isimleridir bunlar. İran kedilerine şatafatlı isimler yakışır. Ama ben seni gene de uzun bir süre mecburen Duman’ım diye diye sevdim.
Otel’de kalmaya başladınız maaile. Bebekleriyle bu kadar ilgilenen bir baba, bu kadar sessiz ve sevgi dolu bir kedi görmemiştim ben o güne kadar hayatımda. Her gün hava aldırma bahanesiyle bahçeye çıkartıp kediler için oyun alanı haline getirdiğimiz yerde oynatıyordum bebekleri, sen de onlarla birlikte doğanın ve açık havanın tadını çıkartıyordun.
Zaman içinde oteli kapatma karı aldık ortağımla. Bebekleri çok iyi evlere ve ellere verdik. Ortağım karısının Bulut’u eve almak istediğini söyledi. Bana da Duman’ı almamı tavsiye etti, hem Lady Macbeth ile aynı cins kedi, belki anlaşırlar dedi. Çok düşünmedim, denemek istedim en azından oteli kapatana kadar. Lady Macbeth’i evden getirip bir müddet otelde bıraktım, ikinizi bir odaya kapatıp tanıştırdım. Lady Macbeth biraz soğuk davranan bir kediydi, hemen ısınmadı sana (gerçi ömrünün sonuna kadar da pek ısındığı da söylenemez ya).
Gün geldi çattı ve kedileri toparlayıp gitme zamanıydı. Artık senin adın Othello olmuştu. Kocamandın, iri yarı, koyu renkli ve çok yakışıklı. Eh, uygun geldi bana bu isim. Yakışmıştı bu isim sana ve sen de bakıyordun hemen Othello denince.
Evde Lady Macbeth fazla huzursuzluk çıkartmasa da sen daha çok anneannenin evinde kendini rahat hissediyordun. O sıralar da ben zaten Valideçeşme’deki evden Tarabya’daki eve taşınma hazırlıklarındaydım, eve geldiğinde koli koli üstünde zaten şaşırmıştın bence.
Herkesin kalbini, sevgisini kazanman en fazla üç saniye sürüyordu. İlgi çekmen için bir şey yapmana gerek yoktu. Tam bir İran kedisiydin ama Lady Macbeth gibi ağır başlı, sakin, yeri gelince hırçın, huysuz, istediğini bilen, yumuşacık yerlerde uyumayı seven, insan görünce rahatsız olup gidip saklanan ya da sinirlenen bir kedi hiç olmadın.
Benim tatlı oğlumdun ama seni Lady Macbeth yaşadığı sürece hiç doya doya sevemedim. Hep kıskandı Lady Macbeth seni, hep ilgi ve sevgi ona yönelik olsun istedi ve bunu da hep başardı bir şekilde. Zaten çok sorunları da vardı, önce kanser oldu sonra böbrek sorunları başladı.
Lady Macbeth öldüğünde 3 gün onun yattığı yerde nöbet tutuşunu, yas tutmanı asla unutamam.
Lady Macbeth’den sonra tüm sevgi sana aktı. Zaten çok seviliyordun, evin oyuncağıydın ama şimdi daha fazla ilgi vardı üstünde.
Lady’nin gitmesiyle şeker hastalığın ortaya çıkınca daha da bir üstüne düşer olduk. Üstüne titremeye başladık hep birlikte, veterinerlerin, ben, annem ve herkes…
Hayatımızın neşesiydin sen… Komik bir kediydin. Şımarıktın zaman zaman ve çok da yaramaz. Daha Lady Macbeth yaşadığı dönemlerde kuşların peşinden balkondan düşmen (Allahtan bir şey olmamıştı) ve o olaydan üç gün sonra kovaladığın arının seni sokması… Akla hayale gelemeyecek şeyler de yapan bir kediydin sen…
Kedi miydin? Bilemiyorum. O kadar çok insan bu nasıl kedi diye sormuştur bana. Bir arkadaşım seni çok güzel anlatmıştı: “Kedi ama, kedi değil ama kedi!” diye.
Bence de… Sen kediden de öte çok yüce bir ruha sahip bir varlıktın. Rahmetli yeğenim Caner’in gittiği gün kucağına çıkıp suratına nasıl baktığını hatırlıyorum. Nasıl ürkmüştüm. Hala hatırlarım ve ürperirim.
Kedi sevmeyen bir sürü insan senin sayende kedi sevdi, kediye dokunamam diyenler senin sayende bu garip illetten kurtuldular, hatta kedi alerjim var diyenleri bile iyi ettin sen.
Veterinerde de oranın neşe kaynağıydın. Paşa derlerdi sana.
Artık sona yürüdüğünü anlamak zor olmadı. Kabullenmesi çok zordu ama. Şeker hastalığı böbrekleri, böbrek anemiyi tetiklemişti, lökosit yoktu, makine ölçemiyordu veterinerin dediğine göre, pankreas iflas etmişti. Ne yazık ki şeker hastaları hep yan etkilerden giderler şeker hastalığından değil. İki yıldan fazla bu hastalıkla yaşadın.
Vicdanım çok rahat, ben sana çok iyi baktım, veterinerlerin Yasin ve Timur ağabeylerinin her dediğini harfiyen yerine getirdim, anneannen sana bebek gibi baktı, sağ olsun, en ufak bir şey hissettiğim an hemen kucağıma alıp veterinere götürdüm.
Vicdanım çok rahat. Sen Mısır Çarşısı’na götürülmüş olsaydın ya da bir başkasında olsaydın bu kadar yaşamazdın.
Vicdanım çok rahat, çünkü seni ne kadar sevdiğimizi sana hep gösterdik. Teyzen de, anneannen de, ben de seni ne kadar sevdik sen bunun farkındaydın.
Kucağımdan indirmedim seni. Ben “yürümeyi unutacak, kucağımdan indirmiyorum hiç” derdim, Yasin bana kızardı “bırak ta kediliğini yaşasın şu hayvan” derdi. Gece kalktığımda derin uykuda bile olsan seni kucağıma alır yatağıma yatırır sana sarılır uyurdum. Severdim, öperdim, sıkıştırırdım. Her fırsatta oynardım seninle.
İyi ki yapmışım tüm bunları. Ben hep derim “Eğer bir insanı ya da hayvanı seviyorsan, bunu onlara yaşadıkları sürece hem söyleyeceksin hem de göstereceksin. Kaybettikten sonra vicdan azabı çekmenin bir alemi yok.”
Bu açıdan sana karşı da hiç vicdan azabım yok ama kalbim çok kötü acıyor. İçim oyuluyor Othello.
Seni ne kadar sevdiğimi, içimdeki yerini ben bile tam olarak bilmiyormuşum meğerse.
Adım adım sona gidişin çok vurdu beni. Şükür ki, çok güzel bir hayat yaşadın, çok sevdin ve çok sevildin, çok eğlendin, eğlendirdin, her istediğini yaptın ve yaptırdın. Şükür ki, elden ayaktan düşmeden, kör olmadan, sakat kalmadan aslanlar gibi ayakta ve bilinci yerinde olarak yürüdün ışığa.
Bu bedendeki görevin bu kadarmış, görevin bitti ve gitmen gerekti…
Tüm bunları biliyorum. Bilgi’yi biliyorum…
Görevine gittiğini de biliyorum…
Ama içim çok acıyor gene de… Çok kıyılıyor, oyuluyor içim. Kalbim parçalanıyor ve bunu anlamayanlar ve garip bulanların gözümde zerre kadar önemi ve yeri yok…
Bu acıyı yaşayacağım, acı geçmeyecek. Hangi acı geçti ki? Yalnızca şekil değiştirdi, boyut değiştirdi.
Güle güle git oğlum… Yolun Işık Olsun!
8 Şubat 2011 Salı
2 Şubat 2011 Çarşamba
Ocak Ayının Ardından
Her sene günlük tutmayı denerim ama bir türlü başarılı olamam. Gene aynı şey oldu. Bugün yazarım yarın yazarım derken… Demek ki olmuyor; senelerdir her sefer aynı şey başıma geliyorsa, olmuyor demektir. Zorlamanın anlamı yok. Aslında ne kültürümüzde ne de edebiyatımızda var bu. Kahretsin ya, ala ala bunu mu aldım genlerden?
Neyse, belki de böylesi daha iyi, ben de her aya geri döner bakarım, olur biter dedim. Bir deneyelim bakalım nasıl olacak?
2011’e bir mektup yazarak başladım yeni yıla, hatırlayacaksınız. Sırtımdaki son on yılın yükünü silkelemek istercesine doğrulmaya çabaladım o mektupla.
Evet, son on yılın ardından mutluluklar, üzüntüler, acılar, kayıplar vs bir sürü şeyi evrenin raflarına kaldırıp yepyeni bir sayfa açmak amacıyla giriştim o mektubu yazmaya.
O mektupta yazdıklarıma değinmeyeceğim, geçmişi geçmişe gömdüm. Önüme bakıyorum artık.
Fırtına gibi başladı 2011. Normalde benim hayatımda her yıl Ocak ayı en zor aylardan biridir. Körfez krizinden beri iş güç yoktur bizim turizm piyasasında. Bu sene de benim için öyle oldu, iş güç yoktu ama buna rağmen hayatımın en güzel aylarından biriydi.
30 yıl önce bozkırdaki otobüsten inen ve birbirlerine zıt yönlere gidip hayatlarını devam ettiren iki kişi çok güzel zaman geçirdiler İstanbul’da.
12 Ocak’ta Caner’imi andık, ağladık…
19 Ocak’ta Hrant’ımı andık, ağladık…
Hani yazıları? Değil mi; bunu soruyor içinizden beni tanıyanlar…
Yok, bu sene yazmadım Caner’e… Bu sene Hrant’a bir derleme yaptım ama son anda vazgeçtim paylaşmaktan… Bana kalsın bu sene duygularım…
Ama her sene, ömrüm oldukça her sene 19 Ocak’ta aynı yerde olacağım. Bu sene cenazeden beri tüm bu olanları kabullenemeyen, kabullenmeyen Tülay’ımla gittik aynı yere.
Tülay… Hrant’ın çok eski arkadaşı. Beni Hrant’la tanıştıran kişi… Benim can dostum, güzel insan… Çok ağladık, çok andık, kadeh kaldırdık, gene ağladık, ağladık ve ağladık…
Ben o gece öyle şeyler yaşadım ki, hayatımdaki en doğru kararları aldığımı gördüm. O kararların arkasında durmalıydım. Artık gönlümün peşinden gitmek farz olmuştu yani…
20 Ocak’ta Ayda’nın filminin galası da hoş bir anı olarak kalacak hem beynimde hem de gönlümde…
24 Ocak’ta Caner’e, Onno’ya, Hrant’a ve Uğur Mumcu’ya kadeh kaldırırken ne kadar çok kayıp var Ocak ayında diye düşündüm. Eceliyle ya da suikaste kurban giderek. Of of of… Özdemir Asaf’tan Muammer Aksoy’a her gün biri gitmiş, öyle veya böyle…
24 Ocak’ta Son Vapur film ekibi ilk yemekli toplantısını yaptı aslında. O belki de bu ayın en güzel gelişmesi. Son Vapur’un konusu ve filmin müzikleri zaten aybaşından beri Son Vapur’un senaristi ve müziklerinin müstakbel bestecisi tarafından devamlı mütalaa ediliyordu. Yemekte hava süperdi, ekip film ve bol bol müzik konuştu…
Bazı şeyleri defalarca Grammy Ödülü’ne aday olmuş dünyaca ünlü bir müzisyenden dinlemek kendisini bin senedir tanıyor da olsanız o kadar heyecan verici ki!
29 Ocak’ta yeni senaryo fikirleriyle heyecanlanmak ve onay almak başka bir mutluluktu.
Sokaklara vurursun kendini, ani bir kararla kalbine ve ruhuna kazıdığını bir de bedenine kazıma kararı alırsın.
Bir anda olur bu! Saniyelik bir kararla. Ama muhteşem de bir iş çıkar ve iyi ki yaptırmışım dersin.
Şimdi sırada bozkırdaki otobüsteki adamın bir sözünü kazıtmak var bedenime, belki de adının baş harfleriyle. 'O' zaten her hücreme kazınmış vaziyette…
Ayın son günü kısa bir süre için de olsa bozkırdaki otobüsteki adamı uğurlamak hüzünlendirdi ve bu ayı mühürledi.
Şimdi senaryoyu son haliyle ekibe teslim etmek ve diğer meseleleri konuşmakta sıra. Bestecimiz için de yapmam gereken bir sürü iş var. Bir sürü görev verdi giderken.
Mardin şubesinin işleri, turlar, Mardin’de gerek ofiste gerekse evde yapılacak işler, ortaklarla yapılacak görüşmeler, senaryo çalışmaları, sponsor görüşmeleri derken anlaşılan Şubat ayı yoğun geçecek…
Ocak ayı gibi güzel geçsin…
Neyse, belki de böylesi daha iyi, ben de her aya geri döner bakarım, olur biter dedim. Bir deneyelim bakalım nasıl olacak?
2011’e bir mektup yazarak başladım yeni yıla, hatırlayacaksınız. Sırtımdaki son on yılın yükünü silkelemek istercesine doğrulmaya çabaladım o mektupla.
Evet, son on yılın ardından mutluluklar, üzüntüler, acılar, kayıplar vs bir sürü şeyi evrenin raflarına kaldırıp yepyeni bir sayfa açmak amacıyla giriştim o mektubu yazmaya.
O mektupta yazdıklarıma değinmeyeceğim, geçmişi geçmişe gömdüm. Önüme bakıyorum artık.
Fırtına gibi başladı 2011. Normalde benim hayatımda her yıl Ocak ayı en zor aylardan biridir. Körfez krizinden beri iş güç yoktur bizim turizm piyasasında. Bu sene de benim için öyle oldu, iş güç yoktu ama buna rağmen hayatımın en güzel aylarından biriydi.
30 yıl önce bozkırdaki otobüsten inen ve birbirlerine zıt yönlere gidip hayatlarını devam ettiren iki kişi çok güzel zaman geçirdiler İstanbul’da.
12 Ocak’ta Caner’imi andık, ağladık…
19 Ocak’ta Hrant’ımı andık, ağladık…
Hani yazıları? Değil mi; bunu soruyor içinizden beni tanıyanlar…
Yok, bu sene yazmadım Caner’e… Bu sene Hrant’a bir derleme yaptım ama son anda vazgeçtim paylaşmaktan… Bana kalsın bu sene duygularım…
Ama her sene, ömrüm oldukça her sene 19 Ocak’ta aynı yerde olacağım. Bu sene cenazeden beri tüm bu olanları kabullenemeyen, kabullenmeyen Tülay’ımla gittik aynı yere.
Tülay… Hrant’ın çok eski arkadaşı. Beni Hrant’la tanıştıran kişi… Benim can dostum, güzel insan… Çok ağladık, çok andık, kadeh kaldırdık, gene ağladık, ağladık ve ağladık…
Ben o gece öyle şeyler yaşadım ki, hayatımdaki en doğru kararları aldığımı gördüm. O kararların arkasında durmalıydım. Artık gönlümün peşinden gitmek farz olmuştu yani…
20 Ocak’ta Ayda’nın filminin galası da hoş bir anı olarak kalacak hem beynimde hem de gönlümde…
24 Ocak’ta Caner’e, Onno’ya, Hrant’a ve Uğur Mumcu’ya kadeh kaldırırken ne kadar çok kayıp var Ocak ayında diye düşündüm. Eceliyle ya da suikaste kurban giderek. Of of of… Özdemir Asaf’tan Muammer Aksoy’a her gün biri gitmiş, öyle veya böyle…
24 Ocak’ta Son Vapur film ekibi ilk yemekli toplantısını yaptı aslında. O belki de bu ayın en güzel gelişmesi. Son Vapur’un konusu ve filmin müzikleri zaten aybaşından beri Son Vapur’un senaristi ve müziklerinin müstakbel bestecisi tarafından devamlı mütalaa ediliyordu. Yemekte hava süperdi, ekip film ve bol bol müzik konuştu…
Bazı şeyleri defalarca Grammy Ödülü’ne aday olmuş dünyaca ünlü bir müzisyenden dinlemek kendisini bin senedir tanıyor da olsanız o kadar heyecan verici ki!
29 Ocak’ta yeni senaryo fikirleriyle heyecanlanmak ve onay almak başka bir mutluluktu.
Sokaklara vurursun kendini, ani bir kararla kalbine ve ruhuna kazıdığını bir de bedenine kazıma kararı alırsın.
Bir anda olur bu! Saniyelik bir kararla. Ama muhteşem de bir iş çıkar ve iyi ki yaptırmışım dersin.
Şimdi sırada bozkırdaki otobüsteki adamın bir sözünü kazıtmak var bedenime, belki de adının baş harfleriyle. 'O' zaten her hücreme kazınmış vaziyette…
Ayın son günü kısa bir süre için de olsa bozkırdaki otobüsteki adamı uğurlamak hüzünlendirdi ve bu ayı mühürledi.
Şimdi senaryoyu son haliyle ekibe teslim etmek ve diğer meseleleri konuşmakta sıra. Bestecimiz için de yapmam gereken bir sürü iş var. Bir sürü görev verdi giderken.
Mardin şubesinin işleri, turlar, Mardin’de gerek ofiste gerekse evde yapılacak işler, ortaklarla yapılacak görüşmeler, senaryo çalışmaları, sponsor görüşmeleri derken anlaşılan Şubat ayı yoğun geçecek…
Ocak ayı gibi güzel geçsin…
16 Ocak 2011 Pazar
Gönlümün Peşinde
İki ağlama, dövünme arasında iyi geldi bana gülümsemek.
30 yıl olmuş… Ben gönlümü peşimden sürüklemeye başlayalı tam koca otuz yıl. Öncesini saymıyorum, öncesi zaten deli çağlar, kanın deli aktığı zamanlar ki ben o dönemlerde bile gönlümü hiç ciddiye almamışım.
Üstelik aşk kadınıyımdır ben… Ama aşk için ölüp ölüp dirilen, şiirler yazıp ağıtlar yakan, sevginin peşinde koşan türden olmadım hiç.
Aşk kadını… Hep böyle adlandırdı beni tanıdıklarım, özellikle de kadınlar böyle dedi. Ama ben buna rağmen hep akıl, mantık, şuur demişim…
30 yıl boyunca gönlüm ne istiyorsam onu yapmış, ne diyorsam karşı çıkmamış… Onu el üstünde tutuyorum, başımın üstünde taşıyorum sanıyordum. Yerlerde sürüklemişim meğerse onca zaman. Halbuki onu olduğu yerde bırakıp, onun sesine kulak vermek, ritmine uyum sağlamak yeterliymiş.
Dün ilk defa yüreğimin sesini dinledim, bana söylediklerine kulak verdim. Ne dedi biliyor musunuz?
“30 yıl önce bozkırın orta yerinde o otobüsten indin ve arkanı dönüp gittin. Hem de arkana bakmadan gittin. 30 yıl boyunca bana kimi seveceğimi, kimin için atacağımı söyledin. 30 yıl boyunca kimin için sevineceğimi, kimin için üzüleceğimi sen belirledin. Zaman zaman beni dinlediğin, bana kulak verdiğin oldu evet. Zaman zaman benim dediklerimi yaptın, benim peşimden geldin ama o zamanlar bile sınırlar koydun. Yaşattıramadım sana kocaman kocaman aşkları bile doya doya. İzin vermedin.
30 yıl önce o bozkırın orta yerinde o otobüsten indin ve arkanı dönüp gittin. Hem de arkana bakmadan gittin.
Bak, hayat oyunlar oynar insana. O otobüsteki gelip dikiliverir karşına, işte o zaman bana sığınırsın…
Yeter artık… Bir 30 yılın daha var mı? Varsa da yoksa da böyle mi devam edeceksin?
Çok yordun beni! 30 yıl beni peşinden sürükledin, yerlerde sürüklendim, parçalandım, kırıldım un ufak oldum kimi zaman ve çok yoruldum.
Ama sen de yoruldun…
Haydi gel, bundan sonra sen benim peşimden gel… Belki gene yorulursun ama bu sefer değer…”
Dün evren zamanı durdurduğunda, ben her anı doya doya yaşadığımda, her saniyeyi her kelimeyi içime çektiğimde, o havayı solurken aldığım hazda güp güp atan yüreğimi serbest bıraktım…
Tam 30 yıl önce o bozkırdaki otobüste yanımda oturanı görmemişim, 30 yıl önce bozkırda o otobüsten indiğimde benimle birlikte indiğinde de görmemişim… Bakmadım da mı görmedim? Baktım, gördüm ama buna rağmen arkamı dönüp gittim belki de…
Şimdi bunun bir önemi yok.
Gönlümün peşinden gideceğim artık. Kararım budur!
Neler olacağını bilemem. Belki çok mutlu olurum belki de mutsuz, ama bildiğim bir şey var ki, bu sefer o beni yerlerde sürüklese de, parçalasa, un ufak da etse, ben gönlümün peşinden gideceğim.
İnanın gönlüm benden daha mantıklı, daha akıllı. Kimi ve neyi seveceğini daha iyi biliyor.
Aslında o öğretti bana rüzgâr olup dokunmayı. Ben de gönlümdeki duyguları, beynimdekileri üfledim ta uzaklara. Ne rüzgârmış ama…
Bozkırda bırakmışım aslında ben gönlümü…
Şimdi o bozkırda ayrılan yollar yeniden birleşince, kesişince ya da her neyse, dün işte öyle güp güp atınca yüreğim, verdim bir anda kararımı…
Gönlümün peşinden gideceğim artık.
(İstanbul, 16 Ocak 2011)
1 Ocak 2011 Cumartesi
2011'e Mektup
1 Ocak gününün hep boşa geçirildiğini, kaynayıp gittiğini, heba edildiğini düşünürüm. Bu nedenle de elimden geldiğince verimli geçirmeye çalışırım o günü. Erken kalkarım, turda değilsem kitap okurum, yazı yazarım, bir yerlere giderim. İyi bir başlangıç yapmaya çalışırım yeni yılda.
Her yıl Aralık ayının son günlerinde o yılın bir muhasebesini yaparım. Bu bende takıntı gibidir. Doğum günleri belki aslında başlangıç olarak alınmalı her yıl için ama yok hayır, illâ ki yılsonu, yılbaşı.
Gelecek yıldan beklentilerimi sıralar, yapacaklarımın listesini çıkartırım. O yıl daha çekip gitmeden de isteklerimi sıralarım, açıklarım. Ve tabii ki yeni yıl gelmeden bunu yaptığım için de yeni yılın tüm bunlardan haberi olmaz ve birçoğu da kaynayıp gider.
Belki bu kötü gidişata bahane bulmak ama bu sefer değişiklik yapmak ihtiyacı hissettim ve bu mektup o yüzden 1 Ocak’ta yollanıyor yeni yıla.
2010’un son günlerinde farklı duygular içindeydim. O günlerde yalnız uğurlamaya hazırlandığımız 2010 yılının değil, geçtiğimiz 10 yılın bir muhasebesini yaptım ve sırtımda çok ağır bir yük buldum.
Açık konuşmak gerekirse; 1999’dan bu yana ‘harika’ diyebileceğim bir sene olmamış hayatımda. Hep bir şeyler geri gitmiş, hep bir şeyler batmış, hep kayıplar yaşanmış…
Hiç mi güzel şey olmamış? Olmuş tabiî ama ‘harika’ bir yıl yok!
Ben sırtımdaki yükü, bana verdiklerine, öğrettiklerine, kattıklarına teşekkür ederek uğurladım 31 Aralık gecesi.
2010’a gene de şöyle bir dönüp bakmak istiyorum izninizle…
Aklıma gelenleri yazacağım hemen iyi kötü sırası düşünmeden:
Öncelikle Mardin’le ilgili projelerin hayata geçmesi konusunda 2010 çok iyi geldi bana.
Mardin’in hayatımdaki yerini ve önemini beni tanıyanlar bilir ve orada daha çok vakit geçirmek, orada bir şeyler yapmak hep en çok istediğim şeydi. Bunlar gerçekleşti ve uzun vadede de hep böyle kalacak umarım.
Mardin’de Gezi Kutusu’nun şubesini açtık, orada çalışmaya başladım. En çok arzu ettiğim şeylerden biri de bir evim olmasıydı Mardin’de, o da oldu; Cumhuriyet Meydanı’nda bir taş ev kiraladım. Onu dayayıp döşemek işini bitirmeyi yeni yıla bırakıyorum.
Maddi açıdan hayatımın en kötü, en berbat senelerinden biriydi diyebilirim, hep tökezledim, canıma okundu, borç gırtlağa kadar denebilir ama çok şükür ayaktayım ve hepsi bitecek, çok bereketli zamanlar ve işler olacak bundan böyle, biliyorum…
Othello’nun şeker hastalığına bağlı sorunları beni çok üzdü, yeni yıla da veterinerde girdi; annemin de sağlık sorunları yordu ve üzdü ama en azından şimdi herkes iyi gibi… Sağlık en büyük sorun, etrafım bunlarla dolu, üzülüyorum ama biliyorum ki olay derinlerinde çok başka… Tanımadığımız, bilmediğimiz boyutların enerjileri veriliyor dünyaya… Zor zamanlar, çok zor!
Mardin projelerinden en önemli ve zorlusu ama benim için prestij projesi olan Mardin Şehir Planı & İl Haritası ile 5 broşür en sonunda basılıyor. Bundan dolayı gururlu ve mutluyum.
Kitap projelerimin ilk adımını atabilmek de ayrı bir sevinç oldu. Deneme yazılarımı sevgili Mete Belovacıklı edit ediyor. Mardin kitabımın da toparlanıp basılması gündemde.
Gözümden bile sakındığım senaryom ‘Son Vapur’ ile ilgili çalışmalarımı senenin sonuna doğru yeniden hızlandırdım. O kendi yolunda ilerliyor ve ilerlemeye de devam edecek. Filme çekileceği zamanı da kendi belirleyecek gibi geliyor bana.
'Kötü ne olmuş ki?' diye sorabilirsiniz. Olmaz olur mu? Çok sevdiğim ve beni de sevdiğini sandığım bir insandan hayatımın tokadını yedim. Bin senedir tanıdığın ve sevdiğin bir insanı hayatına defalarca girmiş çıkmış bir insanı, kesintiye uğramış ve yeniden yeniden başlamış ilişkileri aslında hayatına sokmayacaksın. Bunu öğrendim bu sene. Sevgili dediğim adam beni öyle bir aldatmış ki… Artık onu sevmiyorum… Dost olarak da, arkadaş olarak da sıfır o artık benim için. İnsan olarak da yok! Siliyorum onu tamamen. 2010’da öldü o benim için. Allah rahmet eylesin…
Geçtiğimiz yıl çok sıkıntılar yaşadım, her anlamda… Ama bence hepsinin sonuna gelindi. Hissediyorum. Hayırlısı diyorum…
Aman, ne oldu ne bittiyi bırakıp geleceğe bakmaya karar verdim hem de tam da şu anda, bunları yazarken.
2011’de neler yapacağım, planlarım neler; 2011’den dileklerim neler bunları yazsam daha iyi olacak.
Sonra gene kendime ve etrafımda tüm ihtiyacı olanlar için bol para diliyorum, istiyorum. Hayatı idame ettirebilmek için, hayatı güzel, zevkli ve tadını çıkartarak yaşamak için. (2010’da para sorunu beni çok yordu, bu sevimsiz durumun artık yolumdan çekilmesi en büyük temennim!) Bunu hak ettiğimi biliyorum ve insanca yaşamak, faturalarımı ödemek, canımın istediği şeyleri alabilmek ve yapabilmek için gerekli olanı istiyorum.
Senaryomun artık son halini almasını ve ardından da biran önce çekilmesini istiyorum. Müziklerini de mutlaka Arto Tunçboyacıyan’ın yapmasını…
Mardin – İstanbul hattında yaşamayı sürdürmek zorundayım ve bundan dolayı da açık söylemek gerekirse çok mutluyum. Oradaki işlerin başarılı olması, yolunda gitmesi, orada geçirdiğim zamanların keyifli, zevkli ve huzurlu olmasını diliyorum.
Mardin’le ilgili daha pek çok projem var, bunları da rahat rahat hayata geçirmek arzusundayım.
Görünürde Suriye, Lübnan gibi Ortadoğu hedeflerim gerçek olacak bu yıl. Onların da son sürat ve başarıyla hayata geçmesi dileğim.
Bunların dışında da çok gezmek arzum var. Diyeceksiniz ki, sen zaten gezmiyor musun? Yok, rehber olarak geziyor olabilirim ama o ‘iş’. Ben kendim için çok gezmek istiyorum bu sene. New York’a gitmek, başımı alıp başka yerlere de gitmek istiyorum. Yapacağım da…
Yepyeni, pırıl pırıl bir aşk istiyorum. Biliyorum 2011’de bu da var benim hayatımda. Ama eski ve kirletilmiş şeyler değil istediğim, pırıl pırıl tertemiz bir şey… Geliyor biliyorum…
O kadar çok şey var ki dilediğim, o kadar çok plan var ki kafamda. Ama biliyorum ki, bu sene hepsini yapmama imkân sağlayacak.
Ve tabii unutmadan, tüm sevdiklerime bu yıl mutluluk sarhoşu olmalarını diliyorum!
Hoş geldin 2011!
1 Ağustos 2010 Pazar
Oradan, buradan, havadan, sudan - 17
Ne desem boş... Kendime kızıyorum bazen. Hayatın akışı içinde bu kadar kaybolmak, yazmamak, paylaşmamak... Bunlar bana ait değil gibi geliyor bana ama öyle olmuş işte. Baksanıza Ocak ayından beri ne yazmışım ne paylaşmışım.
Nasıl geçti onca zaman anlayamadım. Çok ciddiyim. Günlerdir düşünüyorum neden diye, cevabını da bulamıyorum. Neden yazmadım, neden, neden, ve neden? Yok... Cevabı yok işte. Bilmiyorum.
Mardin'le ilgili proje tüm zamanımı alıyor, beynimin her hücresi sanki onunla dolu. Başka şey düşünemez oldum. En kötü anımda bile oproje kafamda, mutlaka gerçekleştirilmesi gerekiyor. Gerçekleşecek!
Bu arada Mardin'le ilgili bayağı gelişme de oldu. Şehir Planı ve İl Haritası hazırlandı, ben de üstüme düşen ne ise hepsini yerine getirmeye çalıştım.
Mart sonuna kadar stresli bir süreç de yaşadım aslında. Ondan sonra da rahatlamaya gidemedim bir türlü.
Baharda ve yaz başında turlar falan derken zaman aktı geçti işte.
Her sene nedense aynı kısır döngü işliyor. Bu kez kararlıyım, bu kısır döngüden çıkacağım. Her sene Temmuz ayı kâbusu olur mu bir insanın ya? Oluyor işte! Benim kâbusum. Eskiden Ocak ayı da öyleydi. şimdilerde değişti. (İş anlamında diyorum, yoksa Ocak ayı hayatımdaki en sevdiğim iki varlığı kaybettiğim aydır, nefret edesim bile var!)
Bugün 1 Ağustos ve ben dün gece Temmuz ayını selametle uğurladım. Balkonda rakı, kavun eşliğinde. Ay vardı gökyüzünde, ona baktım, kadeh kaldırdım. İçimden şunlar geçti: 'O kadar kötü müydü? Hayır değildi. En azından korktuğum kadar değildi. Güzel şeyler olmadı mı? Oldu tabiî. Ama ben hâlâ bu olanlardan ders almamışım, en azından onu gördüm bu sene. Geleceke sene seni sevmek ve seninle çok eğlenmek istiyorum Temmuz, haydi şimdi selametle git!'
Evet, aynen bu cümleler geçti beynimden ve ben Temmuz ayını aynen böyle uğurladım.
Derin ve güzel bir uykunun ardından Karadeniz kıyısında nefis bir kahvaltı ile Ağustos'a 'hoş gel' dedim. Dedim ve bazı kararlar aldım. Bunlara da 1 Ağustos kararları dedim. :)
Mardin projesi kesinlikle hayata geçirilecek (bu turizmle ilgili bir proje ve bu projeyle ilgili tüm detayların kesinlikle çok ince bir şekilde işlenip hayata geçirilmesi gerekiyor); tüm bloglar düzenlenecek, düzeltilecek ve işlevlerine uygun şekilde yeniden aktive edilecek; yazı yazmaya daha çok zaman ayrılacak; Son Vapur'un yeni hikâyesi mutlaka yazılacak ve senaryo kesinlikle elden geçirilecek; bu sene kendime daha çok zaman ayrılacak ve herşeyden de önemlisi mutlaka akıllıca bir plan ve uygulama ile önümüzdeki yıl sevmediğim ay olmayacak.
Bunlar ve buna benzer bazı başka şeyler işte 1 Ağustos kararlarım... Buraya yazdım ki, uygulayayım, hayata geçireyim.
Bunu yayınla tuşuna basıyor ve okuduğum kitaba geri dönüyorum. Bitmek üzere... A, size de tavsiye ederim. Murat Hiçyılmaz'ın AUM adlı romanı, E Yayınları. (Blogunu da takibe alın, sağdaki sütunda takip ettiğim bloglar bölümünde var, ya da buyurun: www.harfiyat.blogspot.com )
Nasıl geçti onca zaman anlayamadım. Çok ciddiyim. Günlerdir düşünüyorum neden diye, cevabını da bulamıyorum. Neden yazmadım, neden, neden, ve neden? Yok... Cevabı yok işte. Bilmiyorum.
Mardin'le ilgili proje tüm zamanımı alıyor, beynimin her hücresi sanki onunla dolu. Başka şey düşünemez oldum. En kötü anımda bile oproje kafamda, mutlaka gerçekleştirilmesi gerekiyor. Gerçekleşecek!
Bu arada Mardin'le ilgili bayağı gelişme de oldu. Şehir Planı ve İl Haritası hazırlandı, ben de üstüme düşen ne ise hepsini yerine getirmeye çalıştım.
Mart sonuna kadar stresli bir süreç de yaşadım aslında. Ondan sonra da rahatlamaya gidemedim bir türlü.
Baharda ve yaz başında turlar falan derken zaman aktı geçti işte.
Her sene nedense aynı kısır döngü işliyor. Bu kez kararlıyım, bu kısır döngüden çıkacağım. Her sene Temmuz ayı kâbusu olur mu bir insanın ya? Oluyor işte! Benim kâbusum. Eskiden Ocak ayı da öyleydi. şimdilerde değişti. (İş anlamında diyorum, yoksa Ocak ayı hayatımdaki en sevdiğim iki varlığı kaybettiğim aydır, nefret edesim bile var!)
Bugün 1 Ağustos ve ben dün gece Temmuz ayını selametle uğurladım. Balkonda rakı, kavun eşliğinde. Ay vardı gökyüzünde, ona baktım, kadeh kaldırdım. İçimden şunlar geçti: 'O kadar kötü müydü? Hayır değildi. En azından korktuğum kadar değildi. Güzel şeyler olmadı mı? Oldu tabiî. Ama ben hâlâ bu olanlardan ders almamışım, en azından onu gördüm bu sene. Geleceke sene seni sevmek ve seninle çok eğlenmek istiyorum Temmuz, haydi şimdi selametle git!'
Evet, aynen bu cümleler geçti beynimden ve ben Temmuz ayını aynen böyle uğurladım.
Derin ve güzel bir uykunun ardından Karadeniz kıyısında nefis bir kahvaltı ile Ağustos'a 'hoş gel' dedim. Dedim ve bazı kararlar aldım. Bunlara da 1 Ağustos kararları dedim. :)
Mardin projesi kesinlikle hayata geçirilecek (bu turizmle ilgili bir proje ve bu projeyle ilgili tüm detayların kesinlikle çok ince bir şekilde işlenip hayata geçirilmesi gerekiyor); tüm bloglar düzenlenecek, düzeltilecek ve işlevlerine uygun şekilde yeniden aktive edilecek; yazı yazmaya daha çok zaman ayrılacak; Son Vapur'un yeni hikâyesi mutlaka yazılacak ve senaryo kesinlikle elden geçirilecek; bu sene kendime daha çok zaman ayrılacak ve herşeyden de önemlisi mutlaka akıllıca bir plan ve uygulama ile önümüzdeki yıl sevmediğim ay olmayacak.
Bunlar ve buna benzer bazı başka şeyler işte 1 Ağustos kararlarım... Buraya yazdım ki, uygulayayım, hayata geçireyim.
Bunu yayınla tuşuna basıyor ve okuduğum kitaba geri dönüyorum. Bitmek üzere... A, size de tavsiye ederim. Murat Hiçyılmaz'ın AUM adlı romanı, E Yayınları. (Blogunu da takibe alın, sağdaki sütunda takip ettiğim bloglar bölümünde var, ya da buyurun: www.harfiyat.blogspot.com )
19 Ocak 2010 Salı
Üşüyorum (*)
Çömelip kalmışım olduğum yerde.
Soğuk… Çok soğuk… Üşüyorum…
Sensizlik, hasret… Renksiz her şey.
Çömelip kalmışım olduğum yerde. Taş soğuk. Canımı yakıyor… İliklerimde hissediyorum, üşüyorum.
Yere takılıyor gözüm. Kanın rengi taşın rengine dönmüş.
Etrafıma bakıyorum. Duman var havada, sis, pus, korku, pusu, kurşun, kan, ihanet, acı…
Her şey renksiz.
Sislerin ardında güneş de yok. Nereye gitti güneş? Giderken götürmüşsün işte… Yok!
Taşın soğuğu çok acımasız. Üşüyorum.
İçim acıyor, canımı yakıyor, bıçak gibi saplanıyor soğuk yüreğime, içimi deşiyor.
Ellerimle yüzümü kapatıyorum. Ağlamak istiyorum. Bir damla gözyaşı akıyor ve donuyor yanağımın üstünde.
Bu ne soğuktur? Yoksa öldüm mü ben? Neden kimse yok etrafta?
Çömelip kalmışım olduğum yerde. Gel… Gel ellerimi ısıt.
Neden her şey renksiz? Renkler nerede? Neden sanki bir tek buz mavisi var gibi geldi bana?
Neredesin? Elimi uzatıyorum. Buz mavisini yakalayıp sonsuza kadar tutmak istiyorum, bırakmamak.
Sen gelmeden gelmeyecek sıcaklar. Sen gelmezsen çözülmeyecek bu buzlar. Ben sonsuza kadar bekleyeceğim.
‘Donarsın burada’ diyor içimden bir ses.
Donarsam donayım.
Burada, tam bu noktada donayım. Kan renginin taş rengine döndüğü yerde donayım.
Hep öyle kalayım. Çömelmiş, yerde, senin yanında, ellerim sana uzanmış.
Gel… Bu soğuk dayanılmaz… Ama bir zaman sonra alışıyorsun sanki.
Uykum geliyor…
Gel; tut, ısıt ellerimi… Çözülsün yavaş yavaş buzlar. Güneş çıksın bir yerlerden. Renkler geri gelsin…
Sen geri gel…
Gel be sevgili!
(*) Beynimin ve gönlümün fısıltıları
22 Kasım 2009 Pazar
Kum Fırtınası
Gözlerimi kapatıyorum. Gene o bozkır, gene o otobüs. Ayağımı basmadan üstünden kayıp gittiğim toprak gibi akıp giden zaman içimi acıtıyor. Sapsarı bir ışık gözümü alıyor. Camdan dışarı bakıyorum.
Düşüncelerim rüzgâr olsa, üflesem ta uzaklara…
Evet, bu sefer düşünüp düşünüp susmayacağım… Haykıracağım, bağıracağım, konuşacağım, söyleyeceğim…
Gözüme kaçan şey ne? Bir kum tanesi mi bu? Bir, beş, on… Onlarca, yüzlerce…
Şaşkın bakıyorum kalakalmış öylece. Bozkırda kum…
Gözlerimi kapatıyorum. Yüzüme çarpan her tane canımı yakıyor.
Kahverengi bir dans sarı şehri kendi rengine boyuyor birden… Günlerce çıkmayacak, yapışacak bir renge… Kahverengi.
Sarı şehir kahverengi, evler, damlar kahverengi, dağ, taş kahverengi, kaldırımlar, sokaklar kahverengi, insanların yüzleri bile…
Sıcak vuruyor yüzüme kum taneleriyle birlikte. Yüzümü yakan sıcak mı, rüzgâr mı, kum taneleri mi?
Kara buran gibi ese ese geliyor karşıdan. Dimdik duruyorum sarı şehrin tepelerinde bir yerlerde.
Ben buraya ne zaman geldim? Bozkır nerede?
Ovaya bakıyorum. Dimdik duruyorum.
Döne döne kalkıyor yerden sarı sıcak kumlar. Yüzüme vuruyor rüzgârın sıcak nefesi.
Kara buran üstüme geliyor. Sallıyor, sarsıyor beni. İçim ürperiyor…
Düşüncelerim sarıyor etrafımı, rüzgârın önüne katıp getirdiği kumlar gibi dolanıyorlar etrafımda.
Nefesim yetmez korkarım. Ciğerlerim patlayana kadar üflüyorum. Düşüncelerim rüzgâr oluyor.
Kara buran kumlarla birlikte boşluğa savuruyor beni, önüne katıyor. Katran karası saçlarının bir teline tutunuyorum gecenin karanlığında.
Gözlerin kapalı…
Düşüncelerim rüzgâr oluyor, gelip başını okşuyor.
Otobüsten inenler öğretti bana rüzgâr olup dokunmayı.
Kara buran hâlâ savuruyor beni, bense saçının bir teline tutunmuş… Yüzünü okşuyor rüzgâr, eline değiyor, elini okşuyor…
Ürperiyorsun… Belki üşüyorsun.
Bir Mezopotamya gecesinde, başka bir şehirde…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


























