18 Ocak 2009 Pazar

Hrant'ı Okumak ve Okuduğunu Anlamak


Hrant Dink barış adamıydı. Dostluk, kardeşlik, birlikte yaşamak, eşitlik kavramlarını en güzel anlayan ve anlatan adamdı.

Ama ne yazık ki bu birilerinin hiç de işine gelmedi. Göz göre göre, 2004 senesinden başlayarak, iki sene önce AGOS gazetesi önünde kalleşçe katledilişine kadar geçen zamanda tehditler ve her türlü saldırı karşısında yalnız bırakıldı.

Bizim toplumumuzun ne yazık ki çok acı bir hastalığı var. Bu hastalığın adı, ‘bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak’.

Birileri vardır ve bunların amaçları bellidir. Bunlar giderler, herhangi bir yazının ya da kitabın içinden bir cümleyi cımbızla çeker ve bunu gündeme getirip cahil zümreyi hezeyana getirirler. Bir şey yapmasına gerek yoktur bu birilerinin, zaten özellikle cahil bırakılmış belli bir zümre hemen atlayacaktır ne hikmetse böyle bir olaya. Ve hemen ‘Vatan, Millet, Sakarya’ çığlıklarıyla linç girişimlerinde bulunacaklardır. Ne için kullanıldıklarını, ne halt ettiklerini bilmeden.

Belleksiz bir toplumuz ne yazık ki! O nedenle biraz geriye gidip bakalım olaylara.

Hrant Dink benim çok eski dostumdur. Onu 1996 senesinde AGOS gazetesini çıkartmaya başlamasından önce de, örneğin Beyazadam Kitapevi sebebiyle tanıyan pek çok insan vardır.

Ben çok şahit olmuşumdur Hrant’ın uzlaşmacı kişiliği sebebiyle pek çok kereler eleştiri oklarının hedefi olduğuna. Hrant abuk sabuk ön yargılara karşı her zaman bıkmadan, usanmadan ve yılmadan savaş verdi. Gün geldi diasporadan, gün geldi cemaatten ve pek çok zaman da içimizdeki belli bir kesimden eleştiriler aldı.

Benim her zaman en çok takdir ettiğim tarafı, devlet ve resmi çevrelerde, milliyetçi/muhafazakâr kesimlerden kaynaklanan önyargılara karşı vermiş olduğu mücadeledir.

AGOS Gazetesi 26 Şubat 2004 Perşembe günü bir saldırıya uğradı. Bir Türkiye gazetesi! ‘Olacak şey değil’ diyemedim ve fazla da şaşırmadım. Gerçi her zaman bazı tehditler vardı bildiğim kadarıyla, ama ciddiye alınacak şeyler değildi. Ama bu seferki ağır ve çirkin bir olaydı. Hâlâ nefretle kınıyorum o olayı, ama beklemiyor da değildim böyle bir ahlâksızlığı. O olayın öncesinde Hrant hangi televizyon programına çıksa, karşısına kudurmuş gibi, neredeyse ağzından salyalar akarak ona saldırmak için hazır bekleyen birileri vardı. Saldırıya da geçiyorlardı. Hrant bunları başarıyla püskürtüyordu her seferinde.

O dönem AGOS gazetesinde yayımlanan Sabiha Gökçen ile ilgili iddialar ve özellikle de Hürriyet Gazetesi’nin bunu manşete taşıması olayları kızıştırdı. Sanki memleketin namusu elden gitmişti. İnanılmaz bir rezillik sergilendi pek çok çevre tarafından. Sanki Ermeni olmak suçmuş gibi davrandı bazıları. Ben kendi adıma çok utandım olanlardan, yapılanlardan, yazılan ve söylenenlerden. Yüzüm kızardı. Kendimi çok kötü hissettim.

Birileri bu olaya çanak tuttu. Türk tarihini ve Anadolu topraklarının binlerce yıllık geçmişini sadece Osmanlı’dan ibaret sanan bir cahil ve kültürsüzler ordusu da sarıldı kaleme. Yazılanlar, çizilenler, söylenenler rezillik boyutlarına ulaştı zaman zaman. Kimsenin anlam veremediği bir süreç başladı. Doğru ve güzel bir şeyler yazanların yazıları biraz gümbürtüye gitti, hatta zayıf ve hafif kaldı. Çok kısa bir zamanda herkes birer birer gerçek yüzünü göstermeye başladı. Hatta bir zamanlar Türkiye’nin en prestijli gazetelerinden birinde, bir kişi okuduğunu anlamaktan aciz bir şekilde, Hrant’ın aslında pek de güzel olan bir yazısının orasından burasından alıntılar yaparak olayı tırmandırdı.

26 Şubat 2004 Perşembe günü AGOS Gazetesinin önünde ülkücüler bildiriler okumaya, Hrant Dink’e yönelik ölüm tehditleri içeren sloganlar atmaya başladılar. İşin en ilginç yanı ise, bu ‘izinsiz’ gösteriye ve atılan tehdit sloganlarına rağmen polisin müdahale etmemesi, orada onca televizyon kanalının çekim yapmasına rağmen bu haberin kamuoyuna yansımaması, gazetelerde bu vahim olaya yer verilmemesi, Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin ve Çağdaş Gazeteciler Derneğinin herhangi bir basın açıklaması yapmaması...

Bütün bunlar çok düşündürücüydü. Benim en vahim bulduğum konu ise, vatan sevgisinin kimlere kaldığıydı! Bunlara mı kalmıştı? Ayrıca bunlar vatanperver falan değil, hepsi vatan hainiydi aslında. Nasıl oluyor da vatan sevgisini kendi tekellerinde görme hakkına sahip oluyorlardı? Keşke bunların hepsinin toplam vatan sevgisi Hrant’ın Türkiye sevgisinin milyarda biri kadar olsa!

Böylece ne yazık ki, geriye sayım başladı ve bugünlere geldik.

Ben Hrant’ı eleştiren pek çok kişinin Hrant’ın yazdığı onlarca yazıyı, yaptığı onlarca söyleşiyi okumadığını çok iyi biliyorum. En büyük eleştiriye sebebiyet veren sekiz bölümlük yazı dizisini okumadıklarını da. Ama o yazı dizisinden diasporaya söylediği bir lafı cımbızla çekerek Türklüğe hakaret olarak algılayıp linç harekâtına başladıklarını tüm toplum, hatta tüm dünya biliyor. Oradan buradan, kulaktan dolma şeylerle eleştiri oklarını hedefe yönelttiklerini de. Beni en çok şaşırtan da, zamanında Hrant’ın hakkında söylemediği lafı bırakmayan ya da 2004’deki olayda kılını kıpırdatmayan bazı kişilerin Hrant’ın katledilişinden sonra onu öven yazılar yazma cesareti göstermeleriydi. Kendilerinde nasıl bir hak gördülerse artık?

En vahimi de, keşke bazı insanlar ‘okuduklarını bile anlamaktan aciz’ olsalar. Keşke bazıları okusa da, anlamasa. Okusun, anlamasın, eleştirsin. Bir şekilde o kişiye anlamadığı ya da yanlış anladığı anlatılabilir ya da buyursun beni ikna etsin. Ama ne yazık ki, tüm olan biten zaten okumayan, oradan buradan duyduğu saçma sapan şeylerle yetinen kişilerin başının altından çıkıyor. Buna cahillik mi dersiniz, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak mı dersiniz, ne dersiniz bilemem. Ama bir cümleyi cımbızlayıp içeriğini bile bilmediğin bir yazı hakkında konuşamazsın. Buna kimsenin hakkı yoktur.

Geçtiğimiz yıl, Hrant’ın katledilişinin birinci yıldönümünde bir kitap çıktı piyasaya. Uluslararası Hrant Dink Vakfı Hrant’ın yazdığı ve yayımlanmamış olan kitabını ‘İki Yakın Halk, İki Uzak Komşu’ adıyla yayımladı.


Bence bu kitap her Türk vatandaşının mutlaka okuması gereken bir kitap. Aslında tercüme edilip tüm dünyaya okutulması gereken bir kitap. Ermenistan’da yaşayan Ermenilerin de, diaspora Ermenilerinin de okuması gereken bir kitap.

Hrant’ın Türk Ermeni ilişkisizliği üzerine yazdıkları elbette yazıldığı dönemde de yeni görüşler değildi. Onun on yıl boyunca yazdıklarının ve konuştuklarının birer özetiydi.

Kitabın sunuş bölümünde Hrant şöyle diyor:

“Dikkatinize sunduğum bu çalışma da işte, kendi durduğum noktadan kendi bakış açımın bir ürünü.

Ve hemen belirtmem gereken husus o ki, bu çalışma sadece Türkiyeli Ermeni Hrant Dink’in bakış açısıdır ve kesinlikle tüm Türkiye Ermenilerinin bakış açısı olma iddiasını taşımaz.

Kendi durduğum noktanın koordinatları ise şöyle:

Benim iki kimliğim var ve ikisinin de bilincindeyim.

Birincisi Türkiyeliyim, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıyım...

İkincisi de Ermeni’yim.

Üstelik her ne kadar Türkiye Ermeni Toplumu’nun bir parçası olsam da aynı zamanda Ermenistan’ın ve dünyaya dağılmış Ermeni Diasporası’nın da moral bir parçasıyım, o insanların soydaşıyım.

İşte tüm bu nedenlerle eğer birileri tek bir nedenle dahi Türk-Ermeni ilişkilerinin düzelmesini istiyorsa, benim nedenim en azından iki kat daha fazla.

Beni hangi kimliğimle ele alırsanız alın, farketmez...” (Sayfa 2)



Kitap ilişkisizliğin yakın tarihini, resmi ve sivil alandaki temas çabalarının nasıl boşa çıktığını, hangi merciler tarafından baltalandığını anlatarak başlıyor. Türkiye – Ermenistan ilişkisizliğini besleyen nedenleri de üç başlıkta topluyor: Tarih, Travma, Paranoya. Bu bölümde tüketilen miras olan tarihsel ilişki, Ermeni dünyasının ruh hali ya da ağır mirası travma ve Türk ulusal kimliğinin temel harcı paranoya masaya yatırılıyor. Ne yapmalı, ne yapmamalı konusunda da tarihin üstüste pek çok şifresi olan kilidinin nasıl açılabileceğini ve kilidi açılabilirse o tarihin nasıl aşılabileceğini anlatıyor. Ama tüm bunları başarabilmek için de resmi tez, resmi temsil ve sivil alan üçgeni arasındaki farklı duruşları ve etkileşimleri de kavramak, bunların ayrımına varmak gerekiyor. Korkunun yerine arzuyu koymak gerekiyor.

Kitabın sonsözünde şöyle diyor Hrant:

“Türkiyeli bir Ermeni olarak değişik adreslere konuşmak durumunda kalırken özellikle iki noktaya özen gösterdim. Birincisi hitap ettiğim adrese karşı eleştirel durabilmeye, ikincisi bu adresleri birbirine karıştırmamaya... Ne yazık ki, aynı özeni, hitap ettiğim adresler çoğunlukla göstermediler. Avrupalılarla konuşurken Avrupalıları eleştirdim ama bu eleştirilerimden Ermeniler ya da Türkler kendilerine pay çıkarıp söylemleri yerdiler ya da övdüler. Türklerle konuşurken Türkleri eleştirdim ama buradan da Avrupalılar ya da Ermeniler kendilerine pay çıkarıp eleştirileri yerdiler ya da övdüler.

Tabiî Ermenilerle konuşurken de Ermenileri eleştirdim ama bundan da özellikle Türkler kendilerine pay çıkarıp saptamaları yerdiler ya da övdüler. Sanırım bu benim gibi biri için bundan böyle de kaçınılmaz bir handikap olacak. Ama ne çare ki bu duruma karşı benim samimi durmak dışında başkaca alabileceğim bir tedbir de yok. Adresler beni şaşırsa da ben adresleri şaşırmayacağım, hepsi bu...” (Sayfa 74)


Adreslerin onu ne kadar şaşırdığı, kalleşliğin olayları nerelere getirdiği bugün malûm. O nedenle sunarken bölümüne geri dönüp baktığımızda:

“...artık söylemlerimizin anlaşılır olması ve ayaklarının üstünde sağlam durması gerekir.

Ne demek istediğimizi her zamankinden daha iyi anlatabilmemiz gereken bir süreç yaşıyoruz.

Söylemlerimizin ayrıntıları dahi bu açıdan hayli önem taşıyor.

Aksi durumda söylenenlerin tahrif edilmesinin, sağa sola çekilmesinin veya amaçları dışında kullanılmalarının önüne geçmek mümkün değil.

Bunu yapmak için de maşallah hem Türkiye içinde hem dışarıda ‘hazır kıta’ bekleyen odaklar fazlasıyla mevcut.

Bu mütevazı çalışmanın tüm bu ayrıntılar dikkate alınarak değerlendirilmesini diliyorum.” (Sayfa 4)


sözleri bugün geldiğimiz noktada bu kitabın okunması ve ondan da önemlisi okuyanın okuduğunu anlaması gerekliliğini gözler önüne seriyor.

Bu kitap o zamanlar, kalleşlik kapıyı çalmadan yayımlansaydı bir şeyler değişir miydi? Değişmezdi. Çünkü tüm bunlar yıllarca söylendi, dile getirildi. ‘Hazır kıta’ bekleyen kalleşler zaten gene cımbızlar gene aynı şeyi yapardı.

Bu kitabı okuyun, herkese de okutun. Belki biraz ufuk açar, belki yaralara merhem olur.

9 yorum:

Kara Kalem dedi ki...

Sevgili Hrant düşünen bir renk olarak aramızdaki değerlerden biriydi. Yıldönümünde kendisini sevgiyle anıyor, sevgili ailesine sabır diliyorum.

Sevgili Nükhet yazından bir kubleyi senin deyiminle cımbızla alarak, bir anlamda yazının vurgulamak isteyip, gerçek olanı yansıttığına inandığım ve bir anlamda özeti olan "bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak" gibi toplumsal hastalığımızı çok güzel ifade etmişsin. Hrantın her iki toplum içinde ifade ettiği gibi ve tespitinde gerçek payı oldukça ağır basan Travmalara takılmış bir toplum bilinci, diğer taraftada parayona üreten başka bir toplum bilinci, geçmiş tarihi hortlatmaya, kaşımaya, geleceklerine olumsuz denekler bırakacak kadar yozlaştırmaya malesef halen devem ediyorlar. Sevgili Hrant gibi kültürel zenginliği olan bir aydın insanın, toplum içinde hepimizin bir renk olup, çoğulcu bir mozaik ekseninde birlikte olmamız gerekirken, barış içinde yaşam temennileri sunan büyük bir değerin ardından anısına bugün bunları yazmak beni üzüyor. Hrantın dediği gibi onu anlamayan adresler bizide şaşırtsada, sen, ben o bizler adreslerimizi şaşırmadan toplum içinde elele, umut gerçeğini paylaşarak, renklerimizle, sevgi ve barış yolunda beraber yürümeliyiz.

Hepimiz Hrantız

Sevgilerimle

Ahmet

Nükhet Everi dedi ki...

Ne güzel yazmışsın, ne güzel söylemişsin. Aynı fikirdeyim... Bugün bunları yazmak, yazmak zorunda kalmak beni de üzüyor.
Keşke Hrant'ımız yaşasaydı da, başka açıdan konuşuyor olsaydık bu meseleleri...

Zeynep Everi dedi ki...

Ben küçükken o mozaikler vardı. Evimizden okul yoluna kadar rengarenk bir tablodaydık hepimiz ve her bir hane. Ben küçükken kimse mozaikleri kırmazdı. Tam daha iyi anlayıp tanıyacak şansım varken kırdılar mozaikleri bir bir. Ama birçok mahallede bir çok hane parçaları toparlayıp yapıştırdılar .. eksikli gedikli ama biraya gelmekten yapışmaktan mutlu olan parçalar olmaktan kimse alıkoyamadı onları. Ve ben o zaman küçüktüm....Tam büyüyecektim.. vazgeçtim.. çünki o gün ne olduğunu sonradan anladığım genç bir delikanlıyı idam ettiler. Hürriyetin arka sayfasında üzerinde parkası yakışıklı yüzü biraz hüzünlü gözleri ve gurulu başı hafif yana bükük duran o fidanı yokettiler.
Ve ben o zaman küçüktüm. Sonra annem anlattı sonra ablam anlattı o genç adamı ve arkadaşlarını.. anlamadım ... nedendi...çünki ben ozaman küçüktüm. Büyüdüğümde mozaiklerimizi hatırlayacaktım.

Büyüdüm tüm resmi yokediyor artık dünya. Özledim küçük halimi.

Huzurla uyu Hırant bir gün hepbirlikte uykudan kalkacağız tüm sevdiklerimizle buluşmaya.

Nükhet Everi dedi ki...

Evet düşününce sanki biz küçükken dediğin gibiydi demek geliyor içimden. Ben de hep senin gibi düşünüyorum. Ama aslında geri dönüp bakınca aslında pek de öyle olmadığını görüyorum. Varlık Vergisi, Güz Sancısı6-7 eylül olayları, 1964 mübadelesi ve arkasındaki gerçekler, o olayların Osmanlı'ya dayanan ve saklanmaya çalışılan gerçeği ürkütücü...
Ama biz bu renklerle büyüdük doğru, ailelerimiz bizleri farklı yetiştirdi.
Canımı yakan başka bir şey geldi aklıma aslında Zeynep. Hrant'ı vurduklarını bana telefonda sen söylemiştin ben de koşa koşa gidip canımın cansız bedenine baka baka ağlaya ağlaya vedalaşmıştım onunla. Nasıl üzüldüğünü, şu yukarıdaki yazdıklarını o gün sesinde duymuştum senin...

Basak dedi ki...

Sevgili Nükhet;
Yazınız benim için çok faydalı oldu. Çünkü benim bu konuda kafam karışıktı. Hrant Dink'i tanımıyorum, yazılarını okumuşluğum yok. Öldürüldüğünde üzüldüm, kimse düşündüklerinden dolayı böyle bir sonu hakketmemeli. Dediğiniz gibi medyasan konuyu takip edince biraz taraflı bir bilgi ediniyorsunuz.
Beni en çok rahatsız eden geçmişindeki yüzlerce yıllık imparatorluk kültürüne rağmen hala vatandaşları ermeni,kürt, gayrimüslim, rum, laz, alevi vs. gibi sıfatlarla anmak. bu sıfatlar bile başlı başına ayrımcı geliyor. Kaç yüzyıldır bu toprakta yaşayan insanları bir anda "yabancı" statüsüne koyuyorsunuz bu sıfatlarla...

bendenbenkim dedi ki...

Sevgili Nükhet Hanım,
Nereye yazsam bilemedim, ben de burayı uygun gördüm. Blogumdaki yorumunuzu okuyunca çok sevindim. İnanın çok iyi bir yolculuk arkadaşı oldu bana. Yazınızı okudum ve çok beğendim, devamını da sabırsızlıkla bekliyorum. Sizinle ve yazılarınızla tanışmaktan çok memnun oldum. Sevgiyle kalın...

Nükhet Everi dedi ki...

Sanırım 'Benim Filmimin Müziğini Sen Yap Müzik Tanrısı' adlı yazımı kastediyorsunuz. Çok sevindim. Şu anda onun devamını 'Bozkırdaki Otobüs'ü kurguluyorum. Aynı anda da adı büyük ihtimalle 'Gecikmiş Bir Mektup' olacak olan senaryomun üstünde çalışıyorum. Yani anlayacağınız bir sancı, bir sancı...
Bu arada ben de sizi bulduğuma inanılmaz sevindim... Paul Eluard'ı görünce dedim ki, tamam doğru yerdeyimi en üstteki yazı... Yok dedim, bu kadarı tesadüf olamaz!
Sevgiyle kalın...
Nükhet

MeRaiL dedi ki...

Tik tik, mim'lendin, haber vermek icin ugradim.. ;)

Yasemin/Beril dedi ki...

Ben de mimledim seni şeker, gel sana bir ödülüm var.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails