Eylül ayı bayağı verimli geçti diyebilirim.
Rehberliğim açısından ilk defa oldukça az çalıştığım bir Eylül ayı idi. Ama yazarlık açısından bakılırsa verimli geçti demek gerek.
Çoğu zaman Düşler Atölyesi'ne kapandım ve yazdım.
Şimdi öncelikle şu gelinen noktada "Sarayın Dehlizleri" ismiyle yakında piyasaya çıkacak olan Pargalı İbrahim Paşa'nın tarih-kurgu türü romanının son işleriyle uğraşıyoruz. Roman güzel oldu bence. Kapak tasarımı aşamasında çok sevdiğim bir dostum, arkadaşım ve bu işleri zaten yapan ama aynı zamanda da iyi bir şarkıcı olan Dolunay Obruk bana müthiş bir illüstrasyon hazırladı. Çok etkilendim, yayınevi de beğendi. Kapak tasarımdan gelince benim daha da hoşuma gitti yapılan iş, verilen emekler. Tam hayalimdeki gibi oldu desem?
Aslında düşünüyorum da, ilk kitabım "Mardin / Güneş Ülkesi" için ne ben, ne dizgilerimizi yapan arkadaş, en de yayınevi bu kadar yorulmamıştık. Ama sonuçta o bir rehber kitaptı, (her ne kadar diğer rehber kitaplara hiç benzemese de, oldukça sıra dışı da olsa) bu ise bir roman. Rehber kitapta değişiklik yapabilirsiniz yeni baskı aşamalarında, nitekim 2. baskıya gittiğinde yaptık ta, değişen şeyler olmuştu şehirde, ayrıca gözden kaçan dizgi hataları vs.
Ama roman öyle mi ya? Bir kere baskıya gitti mi, noktasına virgülüne dokunamazsın. Dizgi hataları hariç tabii. Roman yanılmıyorsam dokuz kez gitti dizgiye. En sonunda artık tamamdır derken yine gördüm bir şeyler, eminim ileride de göreceğim ama tamamdır dedik ve bu hafta İbrahim Paşa'mı baskıya uğurluyoruz.
Bayram sonrası basılmış olacak umarım ve Ekim bitmeden de kitapçıların raflarını ve belki de vitrinlerini de süsler.
Ben bu aşamaya gelindiğinde çoktan yeni ufuklara yelken açmıştım bile. Yeni bir roman kurgulamış ve az da olsa kafamda tasarladığım ufak tefek bazı detayları bir kenara not almaya başlamıştım. Ne zaman ki elimiz biraz rahatladı ve yayınevi, tamam artık "Sarayın Dehlizlerinde" bizde, seninle bir işi kalmadı dedi, işte o an oturup yazmaya başladım yeni romanımı.
Bu nasıl bir heyecandır anlatamam...
Uzun süredir karakterler yerinde duramıyor, yumurtanın kabuğunu delmeye çalışıyor, bir an evvel hayata geçmek için sabırsızlanıyorlardı.
"Sarayın Dehlizlerinde" romanımda konu belli, başı sonu belli idi. Arası öyle gelişti gitti. Çok sevgili bir dostumun dediği gibi kalbim fısıldadı, ellerim yazdı.
Bu seferki romanda ise çok farklıydı mesele. Lübnan İç Savaşı, Yunanistan, İstanbul, Frej Apartmanı, müzik, piyano, gitar, Dalaras, Stavros Kougioumtzis müzikleri - şarkıları, Akdeniz, Ege, yelken, aşk, tutku gibi birkaç done vardı elimde. Tam oturmamış karakterler. Hiç olmayan yan karakterler. Yalnızca birkaç sahne vardı gözümün önünde onu biliyorum ve yok... Gerisi yok!
Zor bir işe soyunduğumu başından beri biliyordum ama bazen sizin isteminiz dışı gelişiyor bazı şeyler. Bu roman da diğeri gibi kendini yazdırıyor ve yazdıracak, bu belli oldu.
Yunanistanda geçen bölümleri yazdıkça alt metinleri daha bir oturtup sağlamlaştırıyordum (teknik kullanırım yazarken, sanılmasın çala kalem girişiyorum, roman tekniği kullanıyorum ama senaryo, hikâye, deneme tekniklerini de dışlamadan) evet tam bunları yaparken Yannis Ritsos'lara, Paul Eluard'lara, Kavafis'lere, Elitis'lere falan bir dalmışım... Sanırım şiirlerde bir şeyler aramak ve bulmak benim kaderimde var derken aklıma bir başka durum geldi.
Kadın kahramanımız Lübnan İç Savaşı'nda öğrenci Beyrut'ta, lise çağlarında. İç Savaşı ve acılarını yaşıyor. Konuyu fazla anlatmadan söyleyeyim, Yunanistan'a geliyor ve burada Atina'da bir müzisyenle yaşadıkları ve daha sonra gittiği İstanbul'da da Frej Apartmanı'nda geçen hayatı işlenecek romanda. Her yerde aşk ve tutku var haliyle. Bütün hikâye Lübnan İç Savaşı merkeze alınarak gelişiyor.
Dün çok sevgili bir dostum, meslektaşım ve yoluma her zaman fikirleriyle, önerileriyle ışık tutan Elif Çamlıkaya, zor bir şey seçtiğimi, Lübnan İç Savaşı'nın ne kadar karmaşık bir konu olduğunu, hatta dünyadaki en karmaşık konulardan biri olduğunu, çoğu kimsenin de kavramadığı, kavrayamadığı bir şey olduğunu vurguladı. Bakalım nerelere götürecek seni, neler yazacaksın, nasıl bağlayacaksın dedi.
İşte tam o anda "bağlamak" kavramı bir düşündürdü beni ve yine şiirlere daldım... Epey malzeme çıktı bana oradan ama bugün ne oldu?
Kahramanımız Lübnan İç Savaşı'nda lise çağlarında, Lübnan İç Savaşı 1975'te patlak veriyor ve 1991'e kadar sürüyor. Kız savaş patlak verdikten birkaç yıl sonra Yunanistan'a gidiyor. O bu acıları yaşadığı yıllarda Yunanistan daha yeni yeni buna benzer bir acıdan çıkmış. 1967-1974 yılları arasında Yunanistan'da askeri cunta dönemi. Bu romanın geçtiği yıllarda ise Türkiye 12 Eylül olayını yaşamış ve hâlâ izleri var...
Kahramanlarımızdan biri memleketini terk etmek zorunda kalıyor, ailesi nedeniyle, diğeri ise her şeye rağmen orada kalmış.
Başka kahramanlar da var bu arada.
Valla çok ilginç ve daha zorlu bir noktaya mı geldim, yoksa sembolik de olsa daha rahatlatan bir noktaya mı, bakalım göreceğiz...
Ben Düşler Atölyesi'nde yazmaya döneyim... Devrimci şairlerin satırlarında arayışımı sürdüreyim. Bu arada karakterler artık konuşmaya başladığı için romanla ilgili olsun olmasın her gün sistematik bir şekilde yazıyorum...
Ekim geldi mi çok işim var, turlar, kitap, lansman falan. En azından araştırma ve yazma aşamasında biraz daha yol almış olayım...
Haydi bakalım... Serüven bizi bekler...
30 Eylül 2014 Salı
18 Eylül 2014 Perşembe
Oradan, buradan, havadan, sudan - 22
Hep çok zaman olmuş oluyor zaten...
Yine öyle bir durum söz konusu.
Ama bu sefer mesele biraz farklı eskiye göre.
Bu sefer aradan geçen onca zamanda cidden çok olumlu gelişmeler oldu, adımlar atıldı.
Öncelikle Sarayın Dehlizlerinde romanım en sonunda bitti ve artık yayınlanmak için gün sayıyor. Bu tabii nefes kesen bir durum benim için.
O arada gerek iş hayatında gerekse özel hayatta da epey değişiklikler oldu.
Öncelikle en sonunda gönlüme göre bir ev buldum ve taşındım. Yine Tarabya'da kaldım. Aynı yerde başka bir sitede düzayak bir dubleks daireye geçip kendi stüdyo dairemde yepyeni bir düzen kurdum ve yıllardır kafamda olan bir şey vardı, oturduğum yerin dışında kurmak zorunda kalacağımı düşündüğüm bir şey, bir yazı evi. Minik bir stüdyo daire tutmayı bile planlıyordum artık kafamda, hani şöyle Beyoğlu'nda falan. Ama sonra dedim ki kendime, "Sen şimdi gecenin bir vakti yazmak istersin, yatakta kucağına bilgisayarı alıp iki cümle yazıp yatarsın, ya da ne bileyim sabahlara kadar... Aklına günün normal bir saatinde bunları yapmak gelmez. Nasıl kalkıp oralara gideceksin evden?"
Tam böyle düşünürken mucize gerçekleşti ve ben evi bulup tuttum. Üst kat yaşam alanları. Alt daireyi olduğu gibi kendi eşyalarımla ve kafama göre düzenledim. Yazı evi, yatak odası, oturma odası hepsi bir odada ve ayrıca mini mutfak ve banyosu da var.
Güzel oldu. Düzen oldu uzun zaman sonra. Ben meğerse son yıllarda ne zorluklarla nelere göğüs gererek neler yapmışım. O şartlar altında yine de iyi iş çıkartmışım. İki kitap, dile kolay...
Neyse... Sevgili dostlarımın sosyal medya üzerinden paylaştıkları öneriler sonucu benim gönlüme en çok yatan ismi seçerek yeni çalışma mekânıma, stüdyo daireme "Düşler Atölyesi" demeye karar verdim. Kızkardeşim Zeynep kapıma bir tabela hazırlayacak. Bakalım... Bekliyorum.
Bu arada sosyal medyada da yeni bir düzen getirmem gerekiyordu kendim için. Bunu da artık profesyonel PR danışmanımla yapıyorum. Aslında bu bloglar da bundan sonra biraz onun tavsiyeleriyle ilerleyecek.
Bloglarımdan Not Defteri, Taş Kahve ve Vegan'ı tutmaya ve belli bir düzene sokmaya karar verdim.
Sarayın Dehlizlerinde romanım bayram sonrası raflardaki yerini almış olacak. Bugün kapak tasarımları aşamasında da belli bir noktaya geldik. Benim gönlümdeki kapak tasarımına bayağı yaklaşmış bir iş geldi önüme. Aslında tam da istediğim gibi bir iş ama tabii üzerinde çalışılması gerek. Heyecan dorukta anlayacağınız.
Bu arada artık yeni romanıma da konsantre olabiliyorum. Yazma işine başladım bile.
Konudan bahsedip bahsetmediğimi hatırlamıyorum ama yine de biraz bahsedeyim bu vesileyle. Bu seferki kitabın daha epey geliştirilmesi gereken aşamaları var. Kitapta Lübnan, Beyrut, İç Savaş, İstanbul, Frej Apartmanı, Akdeniz, müzik, piyano, gitar, Dalaras, Yunanistan ve yelken var...
Adı bu sefer baştan belli olan bir kitap ve içindeki aşk hikâyesi ile kahramanın hikâyesi iç savaşa paralel gelişecek...
İşte bunlar heyecan veriyor.
Bu arada oldukça dinlendiğim bir yaz oldu. Tatil falan yapamadım doğru dürüst, yalnızca birkaç günlüğüne Bodrum'a kaçtım ama yeni projeler, geziler beni bekliyor.
İş konusunda da bayağı gelişmeler oldu haliyle. Önümüzdeki günlerde bu konuları da sohbetin bir bölümüne alırız...
Uzun bir aradan sonra bir merhaba diyeyim dedim.
Bundan sonra daha sık görüşmek ümidiyle...
Yine öyle bir durum söz konusu.
Ama bu sefer mesele biraz farklı eskiye göre.
Bu sefer aradan geçen onca zamanda cidden çok olumlu gelişmeler oldu, adımlar atıldı.
Öncelikle Sarayın Dehlizlerinde romanım en sonunda bitti ve artık yayınlanmak için gün sayıyor. Bu tabii nefes kesen bir durum benim için.
O arada gerek iş hayatında gerekse özel hayatta da epey değişiklikler oldu.
Öncelikle en sonunda gönlüme göre bir ev buldum ve taşındım. Yine Tarabya'da kaldım. Aynı yerde başka bir sitede düzayak bir dubleks daireye geçip kendi stüdyo dairemde yepyeni bir düzen kurdum ve yıllardır kafamda olan bir şey vardı, oturduğum yerin dışında kurmak zorunda kalacağımı düşündüğüm bir şey, bir yazı evi. Minik bir stüdyo daire tutmayı bile planlıyordum artık kafamda, hani şöyle Beyoğlu'nda falan. Ama sonra dedim ki kendime, "Sen şimdi gecenin bir vakti yazmak istersin, yatakta kucağına bilgisayarı alıp iki cümle yazıp yatarsın, ya da ne bileyim sabahlara kadar... Aklına günün normal bir saatinde bunları yapmak gelmez. Nasıl kalkıp oralara gideceksin evden?"
Tam böyle düşünürken mucize gerçekleşti ve ben evi bulup tuttum. Üst kat yaşam alanları. Alt daireyi olduğu gibi kendi eşyalarımla ve kafama göre düzenledim. Yazı evi, yatak odası, oturma odası hepsi bir odada ve ayrıca mini mutfak ve banyosu da var.
Güzel oldu. Düzen oldu uzun zaman sonra. Ben meğerse son yıllarda ne zorluklarla nelere göğüs gererek neler yapmışım. O şartlar altında yine de iyi iş çıkartmışım. İki kitap, dile kolay...
Neyse... Sevgili dostlarımın sosyal medya üzerinden paylaştıkları öneriler sonucu benim gönlüme en çok yatan ismi seçerek yeni çalışma mekânıma, stüdyo daireme "Düşler Atölyesi" demeye karar verdim. Kızkardeşim Zeynep kapıma bir tabela hazırlayacak. Bakalım... Bekliyorum.
Bu arada sosyal medyada da yeni bir düzen getirmem gerekiyordu kendim için. Bunu da artık profesyonel PR danışmanımla yapıyorum. Aslında bu bloglar da bundan sonra biraz onun tavsiyeleriyle ilerleyecek.
Bloglarımdan Not Defteri, Taş Kahve ve Vegan'ı tutmaya ve belli bir düzene sokmaya karar verdim.
Sarayın Dehlizlerinde romanım bayram sonrası raflardaki yerini almış olacak. Bugün kapak tasarımları aşamasında da belli bir noktaya geldik. Benim gönlümdeki kapak tasarımına bayağı yaklaşmış bir iş geldi önüme. Aslında tam da istediğim gibi bir iş ama tabii üzerinde çalışılması gerek. Heyecan dorukta anlayacağınız.
Bu arada artık yeni romanıma da konsantre olabiliyorum. Yazma işine başladım bile.
Konudan bahsedip bahsetmediğimi hatırlamıyorum ama yine de biraz bahsedeyim bu vesileyle. Bu seferki kitabın daha epey geliştirilmesi gereken aşamaları var. Kitapta Lübnan, Beyrut, İç Savaş, İstanbul, Frej Apartmanı, Akdeniz, müzik, piyano, gitar, Dalaras, Yunanistan ve yelken var...
Adı bu sefer baştan belli olan bir kitap ve içindeki aşk hikâyesi ile kahramanın hikâyesi iç savaşa paralel gelişecek...
İşte bunlar heyecan veriyor.
Bu arada oldukça dinlendiğim bir yaz oldu. Tatil falan yapamadım doğru dürüst, yalnızca birkaç günlüğüne Bodrum'a kaçtım ama yeni projeler, geziler beni bekliyor.
İş konusunda da bayağı gelişmeler oldu haliyle. Önümüzdeki günlerde bu konuları da sohbetin bir bölümüne alırız...
Uzun bir aradan sonra bir merhaba diyeyim dedim.
Bundan sonra daha sık görüşmek ümidiyle...
24 Şubat 2013 Pazar
Oradan, buradan, havadan, sudan - 21
Yoğun
tempolu günler öncesinin yoğunluğunu yaşıyorum bu sıralar.
Kışı
severim ama bu kış nedense aynı duyguları uyandırmadı bende. Bitsin istedim,
çeksin gitsin istedim.
Sevmiyorum
öyle kabullenmişlikleri, ‘ne yapalım kış işte, iş yok güç yok’ tarzı
sohbetleri, ezberlenmiş, klişeleşmiş lafları.
İnsanlar
bir bilmişler ‘mevsim’, bir bilmişler ‘sezon’.
Benim
gözümde eko sistem dahilinde olan bir şeyden bahsedilmiyorsa mevsimi, sezonu
yoktur o şeyin. Turizmin sezonu olmaz, işin gücün sezonu olmaz.
Ama gel de
anlat…
***
Ben işte bu
düşünceler ve bu kısırdöngü içinde geçirdim kış aylarını. Sıkıldım ama gene de
yoğun ve üretken geçti diyebilirim.
Şimdi bu
kış günlerinin sonuna yaklaşırken beni birkaç güne kadar çıkacak olan Mardin
kitabım heyecanlandırıyor.
Ardından
fazla ara vermeden yayınlanması planlanan ve benim de bitmesi için harıl harıl
uğraştığım romanımın heyecanı.
Önümüzdeki
günlerde İstanbul, Türkiye ve Dünya’nın değişik yerlerinde yapacağım turlarımın
başlayacak olması...
Tabii ki,
bu bavul hazırlayıp zaman zaman konmadan uçmak fikri herkese cazip gelir. Ama bizimkisi
iş. Ben çalışmaya gidiyorum. Eğlenmeye değil. Gene de sanırım gezdirdiğim
insanlardan daha çok eğleniyor ve zevk alıyorum.
***
Yazmak
eyleminin o büyüleyici ve sarhoş edici havasında geçti bu kış.
“Mardin /
Güneş Ülkesi” adlı kitabım çok içime sinen bir kitap oldu. Okuyan herkesin
beğeneceğinden eminim.
Okuyanın
elinden bırakmak istemeyeceği, otelde, uçakta unutmayacağı bir kitap olsun
istedim. Mardin’i benden dinlesin okuyan/gezen istedim. Sevdamı paylaşmak,
okuyanı/gezeni evimde ağırlamak istedim.
Sanırım
başardım.
Bu tarz bir
kitabın yazılması, toparlanması ve yayına hazırlanması o kadar zor ve uzun bir
süreç ki.
Fakat en
güzeli de onca emeğin elle tutulabilir bir hale gelip başkalarına ulaşıyor
olabilmesi.
Önümüzdeki
günlerde okuyanların fikirlerini dinlemeyi çok arzu ediyorum.
***
Romanıma
gelince, o da başka bir olay. Tarihten bir kişiliği aldım onu bir kurgu romanın
başkahramanı yaptım.
Zor bir iş
olduğunu kabul ediyorum. Bunu farklı bir kalıba sokamazdım, hikâye ya da deneme
yazısı olabilecek bir şey değildi, kendiliğinden roman kalıbına girdi. Çok
konuşan, karakterlerin karşılıklı iletişimlerinin önde olduğu bir roman. Görselliğinin
yüksek olmasına özen gösterdiğim bir iş oldu. Yani okuyan her şeyi rahatlıkla
gözünde canlandırabilecek.
Hedef kitle
okuyucularımdan bazıları hikâyesini dinledi, çok azı ilk çalışmalarımı gördü.
Hepsinin ortak fikri bu romanın ‘film’ olabileceği.
Olur, neden
olmasın? Olursa ben de oturur senaryosunu yazarım. Zaten bildiğim bir kalıp.
'Romanın
konusu ne?' diye merak ederseniz şöyle söyleyebilirim: Pargalı İbrahim Paşa ile
bir sanat tarihçinin 16. yüzyıl ve 21. yüzyıl arasında gidip gelen hikâyesi.
Tarihten
çekip çıkarılmış bir kesit. Hatasız işlenmesi gereken bir konu, her ne kadar
kurgu roman da olsa. Ama asıl olay ‘paralel evrenler teorisi’ ve yazarken beni
zorlayan mevzu tarihten çok bu oldu.
Çok severek
yazdım. Hâlâ da yazıyorum. Finalini de yazdım romanın yalnızca arada önemli
birkaç bölüm kaldı ve ben şimdi hiç durmadan onları bitirmeye uğraşıyorum.
Pargalı
İbrahim Paşa benim oldum olası tarihte en sevdiğim kişilik olmuştur. Turlarımda
bile çok özel ve ayrı bir yeri vardır. Bu kitap ta aynı Mardin kitabım gibi yılların
sevdası, birikimi sonucu ortaya çıkan bir şey olacak.
Heyecanım doruk noktada.
***
Bundan
sonra neler var heybemde?
Aslında
biraz nefes almak istiyorum. Gezmek, kitap okumak ve yeni romanımı kurgulamak
gibi planlarım var.
Ama tüm
bunların arasında da elimde bir başka dosya hazır bekliyor. İlk iki kitaptan
sonra bugüne kadar yazdığım tüm deneme yazılarımın en iyilerini bir araya toplayıp
bir kitap haline getirmek arzusundayım.
Aslında bu
benim ilk hayalimdi ama Mardin kitabı ve roman öne geçtiler. Bu da doğru bir
karardı zaten.
Deneme
yazılarımın yayınevi dosyası hazır, yalnızca bir-iki yazı eksik. “Güneşe
Yazılan Yazılar” yazı dizimin önümüzdeki günlerde yazmayı planladığım son
yazıları da bittikten sonra sunacağım bu dosyayı yayınevine.
‘İkinci
roman ne?’ diye sorarsanız Lübnan’da, İç Savaş’ta geçen bir hikâye kurguluyorum.
Uzun zamandır aklımda ama bir türlü zamanı gelmedi. Sanırım bahar aylarından
itibaren yavaş yavaş kendimi bu konuya verebileceğim.
***
Tabii bu
arada deneme yazılarımı yazmaya devam edeceğim. Ama deneme yazılarımdan
oluşacak olan kitapla bir dönemi kapatıp başka bir dönem açmak arzusundayım
deneme yazısı serüvenimde.
Hayatın
bundan sonra getireceği şeylere açık olarak ben gene işimi yapmaya, gezmeye,
gezdirmeye, öğrenmeye, anlatmaya, okumaya, yazmaya devam edeceğim.
Bakalım
bundan sonra neler olacak...
Siz bu
yazıyı okuduktan sonra kendi işinize gücünüze döneceksiniz, ben de Pargalı
İbrahim Paşa ile Paşa’nın sarayının dehlizlerine.
14 Şubat 2013 Perşembe
Güneşe Yazılan Yazılar - 6
GÜNEŞE VARMAK
Tek bir gözyaşım
vardır benim, tek bir damla…
Ey güneş…
Sen, İkaros’u
hatırlar mısın?
Hatırlar
mısın seni aşıp, kanatlarını başına çalıp sonra da Arşipel’in dibini boylayan
İkaros’u?
İkaros
öleli binlerce yıl oldu. Sevgiyi yaşadı, ihaneti yaşadı. Göze aldı seni aşmayı.
Binlerce
yıl önceydi… İkaros benim tüm kuşlarımın kanatlarını koparıp koparıp kendine
kanatlar yaptırdı babasına, kanatlarını balmumuyla yapıştırdı ve uçtu.
Gökyüzüne süzüldü, babasının uyarılarını da dinlemedi.
Sonra
yükseldi, yükseldi, Apollon’un arabasına yaklaştı. Üzerinde atların şimşek
salan nallarını ve arabanın çift tekerleklerinin gürültüsünü duydu. Gitgide
güneş Tanrısına yanaşıyordu. Kanatları artan arzusundan büsbütün hız aldı.
Sıcak sardı
her bir yanı. Tüylerin saplı olduğu mumlar güneş ateşinde eriyordu. Ama içinde ne korku ne de pişmanlık vardı
İkaros’un. Kaderinin yüzüne sevinçle baktı, baktı, baktı.
Ve güneş
hizasına gelerek güneşi aştı. Güneş arabası da, onu kullanan Apollon da artık
aşağıdaydı. İki kanadını omuzlarına ekleyen yerlerinden kopardı İkaros ve
onları Apollon’un başına çaldı. Tanrının başındaki defne çelengi boğazına
geçti.
***
Zümrüd-ü
Anka’yım ben. Telaşlıyım… Nasıl olmam? O kadar yaşadım, o kadar gördüm. Heybem
doldu taştı bilgiyle. Dağıtmak istedim herkese.
Duydu
birileri, bilgiyi almak istediler benden. Oysa ben verecektim hepsini onlara
birer birer.
Kaf Dağı’nın
ardında dediler benim için, yedi dipsiz vadi aşmak gerek dediler.
Düştü
peşime insanlar, düştü peşime kuş sürüleri, yüzlercesi, binlercesi aramak için
beni, bulmak için, dağları aşmaya, dipsiz vadileri geçmeye çalıştılar. Her
seferinde kendi efsanelerinin sularında boğuldular.
Oysa ben
telaş telaş kanatlarımı sürdüm uçarken her yere, gözyaşlarımı akıttım… Hep şifa
olsun diye.
Bilmezlerdi
ki, bir sen görürdün beni, bir sen anlardın.
Sana döndüm
yüzümü. Bin bir ötüşümü bir sen duyabilirdin, bin rengimi senin ışığın ortaya
çıkartırdı.
Her sefer
sana döndüm yüzümü, sana baktıkça, sana vardıkça, yaktın beni, küle döndürdün.
Bense her sefer küllerimden yeniden doğdum.
***
İkaros
güneşi aşmayı göze almıştı.
Ondan sonra
ne oldu biliyor musun? Ben oradaydım gördüm…
Sanki
varlığa döndü İkaros, güneşi aşmıştı, bunu göze almıştı ve ışıklar içinde
yuvarlanarak mavi engine düştü.
İkaros
öleli binlerce yıl oldu. Çoktan Arşipel’e düşüp boğuldu. Şimdi Arşipel’in
dibinde yatıyor.
***
Gözümde tek
bir damla gözyaşı. Sen görürsün beni, ışığın dansa davet eder bin rengimi. Sen
duyarsın beni. Bin bir ötüşümü.
Heybemdeki
hikâyelerim, dünya durduğundan beri olan her şey... Telaş telaş dağıtmaya
koşarken ben onları, senin ışığındır bana yol gösteren, bin rengimi raksa davet
eden.
Ötüşümün
büyüsü, renklerimin senin ışığının değmesi ile oluşan o tanrısal dansı ürküttü
güneşi, yaktı beni…
Her sefer
küllerimden yeniden doğarım, bilirsin…
Herkes ötüşümün
büyüsüne kapılıp peşime düşüp ararken beni dağlarda, taşlarda, ummanda, ben yüzümü dönmüşüm bir tek sana. Sen ise
yakarsın beni her sefer, her ötüşümde, renklerimin raksında beni her sefer küle
çevirir yangının…
Ama içim
acır, göz pınarıma oturur bir damla gözyaşı.
Şifalı
sandığın o gözümdeki bir damla gözyaşı. Salarsam onu, senin kasıp kavurduğun o koskoca
Mezopotamya ovası döner koca bir denize. Önüne geleni çeker içine, yok eder,
alır, boğar, gider…
Boğar seni
bile…
İkaros seni
aşmayı göze aldı binlerce yıl önce, yatıyor şimdi Arşipel’in derinliklerinde.
Ben de
cesurum en az onun kadar. Bin bir ötüşüm susacak, bin rengim solacak,
heybemdeki tüm bilgiler denizin dibinde kaybolacak da olsa, dalarım ben de o
tek gözyaşımın derinliklerine…
Not: "Güneşe Yazılan Yazılar" yazı dizim Ahmet Güneştekin'in "Yüzleşme" sergisindeki eserlerden esinlenerek yazılan deneme yazılarından oluşmaktadır.
"Güneşe Varmak" adlı bu yazım, sanatçının "Güneşe Varan Anka" ve "İkarus'un Son Uçuşu" adlı eserlerinden esinlenerek yazılmıştır.
KARDAN ADAM
Eski bir 14 Şubat yazım...
Gene eve kapandım. Ama bu sefer biraz daha tedbirli, belki de daha şanslı
olarak. Bu sefer İzmir’den “hangi uçak olursa olsun uçarım, yeter ki varayım İstanbul’a”
düşüncesiyle değil, sabahlara kadar havaalanlarında ve yollarda sürünerek değil,
evde camdan baka baka karşıladım karı.
Bu sefer de geçen sefer olduğu gibi karın geleceği saat bile belliydi. Ben
de yollarda, turlarda, yolculuklarda olmadığımdan, sakin sakin tüm hafta sonu
için alış verişimi tamamlayıp, arabamı evin önüne, aküsünün yeni ve dolu
olduğundan emin, antifrizi tam, silecekleri açık olarak park edip karşıladım
karı.
Paul Auster’in eşliğinde geldi kar. Kehanet Gecesi’ni okurken
bastırdı. Kar kitaba, kitap kara zevk kattı. Uykusuz gecelere, televizyonun
önünden New York’a uzanan uzun saatlerde Kıbrıs konusunda bundan sonra neler
olacak acaba diye düşünmelere, sabaha karşı kanepenin üstünde uyanmalara eşlik
etti kar.
Ben Tarabya’da kuzey rüzgârlarına açık, sanki Sibirya’da yaşıyor gibiyim.
Burada kar böyle yağdı mı mahsur kalınıyor. (Tamamen İstanbul şartlarından
bahsetmekteyim, yoksa Erzurum’un ya da Kars’ın kara kışını da bilirim.) Görüntü
kartpostal gibi... Bu sefer İstanbul insanı daha tedbirli. Bir önceki sefalet
yaşanmıyor sokaklarda. Ama Bursa – Balıkesir – İzmir yolları kapalı. İnsanlar
mahsur kalmış. 7000 köy yolu kapalı. Ankara – İstanbul arası tipi nedeniyle
otobüs seferleri iptal. Pek çok uçuş iptal. Deniz seferleri yapılamıyor vs vs.
Ama telefonlara engel yok. Hatta kablosuz telefonla camın önünde kar yağışını
seyrederken ulaşıveriyorum kar altındaki başka bir şehre. Telefonun ucundaki
şehir kara alışık bir şehir, orada öyle kar yağınca okullar falan tatil
olmuyor:
-
Nasıl hava orada?
-
Berbat...
-
Okullar tatil mi?
-
Yok canııııııııım...
-
Tabii, neden olsun ki? Siz kara alışıksınız. İstanbul’a
gelmiyorsun tabii.
-
Gelemiyorum. Havaalanı kapalı.
-
Hangisi?
-
Sizinki tabii ki...
-
Doğru ya. Bu bizim havaalanı da hep kapanıyor. Ne
yapacaksın Pazar günü?
-
Kardan adam.
-
Benim için kardan adama bir soru sorar mısın?
-
Tabii...
-
Neden hiç kardan kadın yoktur da hep kardan adamlar
vardır?
-
Çünkü hemen eriyen, mayışan, dağılan hep erkekler olduğu
için. Kadınlar daha soğuk bakabildikleri için. Hemcinslerime bir örnek işte...
Kardan adam.
Gülümsüyorum... Önce aklıma okuduğum kitaptan bir bölüm geliyor:
“Rosa ayağa kalkıp bürodan çıktığı anda Nick’in zihninden
ansızın – gök gürültüsü gibi gürleyen şehvet – bu kadınla yatağa girmek için
büyük olasılıkla elinden geleni yapacağı geçer, evliliğini feda etmek pahasına
bile olsa. Erkekler günde yirmi kez böyle düşüncelere kapılırlar, bir insanın
içinde bir arzu kıvılcımı doğması bu dürtüsünün peşinden gideceğini
göstermez,...” (Paul Auster, Kehanet Gecesi)
Sonra da geçen gün hemen hemen tüm gazetelerde dikkatimi çeken bir haber:
Aşkın, "arzulama", "çekim" ve
"bağlılık" olmak üzere üç aşamasının olduğu ve her aşamada insan vücudunda farklı hormonların devreye
girdiği ortaya çıktı.
Zaten hep böyle haberler okunmuyor muydu ki her gün herhangi bir gazetede,
ya da kadın dergilerinde? Ama bu seferki biraz farklıydı. Benim de katıldığım
“aşkın kimyası” martavalına biraz bilimsel açıklama getiriyor gibiydi. Hatta
tahmin ettiğim gibi, bunun bir formülü de vardı, 1+1=2 misali veya onun gibi
bir şey.
BBC’nin internet sitesinden alınmaydı haber. ABD’de New Jersey Rutgers
Üniversitesi’nde biyokimya araştırmalarıyla tanınan Helen Fisher diye biri
varmış. (Tam burada bu konulardaki cehaletim devreye girdi tabii. Ben Rutgers
Üniversitesini de, Helen Fisher’i de bilmiyorum. Genelde biyokimya
araştırmaları ilgi alanıma girmediği için de, bu tür şeyleri ancak birileri
okuduğum gazetelerin bir yerinde yayınlarsa ya da başka tesadüflerle karşıma
çıkarlarsa görüp, okuyup haberdar olabiliyorum haliyle.)
Şimdi, bu Helen Fisher şöyle demiş: Aşkın ‘arzulama’ denilen ilk aşamasında,
cinsiyet hormonları testosteron ve östrojen karşı cinsle sevişme isteğini
doğuruyormuş. (Bu hepimize oldukça bildik gelen bir açıklama sanırım. Hepimiz
bir yerlerde okumuş ve duymuşuzdur. Testosteron ve östrojen sözcüklerini de son
yıllarda mutlaka anlamlı ya da anlamsız cümlelerde kullanmışlığımız vardır.)
‘Çekim’ denilen ikinci aşama, yaygın olarak ‘âşık olmak’ diye tabir edilen
duygu haline karşılık geliyormuş. Dopamin, norepinefrin ve serotoninin devreye
girdiği bu dönemde aşık olan, aşık olduğu kişiden başka bir şey düşünemiyor,
iştahı kesiliyor, daha az uyuyor, hatta günün her saatinde aşkını düşünmekten
çalışamıyormuş. (Şu cehalet ne kötü, bu üçü içinde bir tek şu serotonin bildik
bir sözcük benim için. Son zamanlarda epey duyuyorum ve okuyorum. Şimdi anladım
neden bazı insanlar şiirler yazar, şarkılar besteler ve bizi de salya sümük
vaziyetlere sokarlar. Acı yaratıcılığı tetikler!)
Aşkın üçüncü ve son aşaması ise ‘bağlılık’ ya da ‘dostluk’ diye tabir
edilen dönemmiş. Bu dönemi de oksitosin ve vasopressin hormonları
belirliyormuş. Oksitosin orgazm sırasında her iki cinsin sinir sistemi
tarafından salgılanan ve çiftler arasında bağlılığı derinleştiren bir hormon
olarak görülüyormuş. (Aman Tanrım! Bu da ne? İyi ki doktor falan değilim. İnsan
aşık olamaz böyle düşünürse. Sevişemez de. En azından gülme krizine girer.)
Bence oldukça doğru yaklaşımlar bunlar aslında. Ama Paul Auster aynı şeyi
iki cümlede bakın nasıl özetliyor:
“Ve bütün bunlar olabilecek en ruhsuz yerde gelmişti
başıma, yirminci yüzyılın havasını taşıyan bir Amerikan bürosunun sert
flüoresan ışıkları altında, insanın hayatının aşkına rastlamayı hiç ummayacağı
bir yerde. Böyle bir olayın açıklaması olmaz, neden şuna değil de buna âşık
olduğumuzu açıklayacak nesnel bir gerekçe yoktur.” (Paul Auster, Kehanet Gecesi)
Ama varmış işte bay Auster. Hem de tam tahmin ettiğim gibi. Bir formülü
bile varmış. Her ne kadar 1+1=2 gibi basit bir formül değilse de,
anlaşılabilecek kadar basit. Ama gene de bana sizin yazdıklarınız daha sevimli
geldi bay Auster.
Gazetelerdeki yazı burada bitmiyor, başka bir araştırmaya daha yer
vermişler. Bu seferki Arthur Arun adında New York’lu bir psikolog profesör. Bu
profesörü de bilmiyorum. Kendisi aşkın dinamiklerini incelemiş ve karşı cinse
ilişkin beğeninin ilk 1.5 – 4 dakika içinde oluştuğunu ortaya koymuş. Arun araştırmasında, birbirini hiç tanımayan çok sayıda
çiftten 1,5 saat boyunca hayatlarıyla ilgili özel ayrıntıları anlatmalarını
istemiş. Daha sonra çiftlere hiç konuşmadan 4 dakika boyunca birbirlerinin
gözlerine bakmaları söylenmiş. Çiftlerin büyük bölümü gözlerine baktıkları
kişilerin kendilerini derinlemesine cezbettiklerini itiraf etmiş. Hatta
araştırmaya katılanlardan iki kişi de daha sonra evlenmiş. Arun’un
araştırmasına göre karşı cinsin cazibesine kapılmada beden dili yüzde 55, ses
tonu yüzde 38 rol oynarken konuşma sırasında anlatılanlar ancak yüzde 7'lik bir
rol oynuyormuş.
Bu
kadar araştırmaya da ne gerek vardı, bilmiyorum. Paul Auster bu koskoca
araştırmayı da bir cümlede özetlemiş:
“Arzunun gizemi, sevgilinin gözlerine bakınca başlar, çünkü ancak orada o
kişinin kim olduğuna ilişkin bir ışık yakalarız.” (Paul Auster, Kehanet
Gecesi)
Bu
arada unutmadan: Araştırma ‘zor insanı oynama’nın da çoğunlukla cezbedici
olmadığını ortaya koymuş.
14 Şubat ne zaman ‘Sevgililer Günü’ oldu? Aziz Valentin günü değil miydi o?
Hatta paganist dönemlere ait hikayeleri de yok muydu? Ayrıca 14 Şubat ‘Dünya
Öykü Günü’ de değil mi? Bir de artık galiba kadınlar bundan böyle 14 Şubat’ta
şiddete karşı seslerini yükselteceklermiş.
Ben bu sene 14 Şubat gününü Paul Auster ile bir yolculuk yaparak geçirmeye
karar verdim. Kehanet Gecesi’nde bir yolculuk. Gittiği yere kadar! Pazar günü
de her zamanki gibi elime kahvemi alıp şu ‘Kardan Adam’a bir bakarım...
(14. Şubat. 2004)
27 Ocak 2013 Pazar
Oradan, buradan, havadan, sudan - 20
Bugün sohbet edesim var gene biraz.
Mutfakta oturuyorum, çay içiyorum. Gazete okudum mutfakta. Çok önemli bir şeymiş gibi yazıyorum ama önemli işte. Uzun zamandır böyle keyif yapmadığımı fark ettim.
Koşturmacadan başka bir şey yok. Ama ortada bir şey de yok aslında. Hani tur dönemi olur (sezon lafını sevmiyorum, Türkiye'de 12 ay sezondur aslında, olmalıdır) turdan tura koştururum, vakit bulamam bir şeylere anlarım, öyle de değil.
Aslında bayağı yoğun bir zamandan da geçmedim değil. Mardin kitabım çıkmak üzere. Beni bilenler yazmanın benim için ne ifade ettiğini de gayet iyi bilirler. Mardin kitabı süreci farklı bir süreç oldu hayatımda. Tahmin etmediğim kadar uzun sürdü. Tahmin etmediğim kadar yordu ama bir o kadar da mutlu etti beni.
Onca yılın birikimini bir kitapta toplamak çok zor ama bir o kadar da harika bir süreçti. Artık kitap son aşamasında ve bir hafta sonra falan baskıya gider. Mutluluktan ölüyorum. Çok güzel oldu kitabım. Tam istediğim gibi, okunmak için, okunası ve asla yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz bir kitap oldu.
Baskıya gitse büyük bir yük kalkacak omuzlarımdan aslında. Neden mi? Çünkü her saniye bir şey görüyoruz, bir şey buluyoruz eksik, gedik, yanlış vs. Kolay değil. Rehber kitap, hem de sıradan bir rehber kitap da değil öyle alışılagelmiş.
Valla dün yayıncım da bir ara neredeyse isyan etti: "Yazsaydın şayet, şu ana kadar üç romanını basmıştım senin" dedi. Haklı valla...
Çok detaylı bir iş oldu. Hata olmasın, yanlış olmasın diye ne editler geçirdi bilseniz. Eh, sonuçta bir belge bırakacağız bu kitapla. Belki akademik bir kitap değil gibi görünse de, oldukça akademik bir tarzda çalıştım bu kitap için. Son derece ciddi bir iş çıktı ama bir o kadar da keyifli, neşeli bir Mardin kitabı.
Bu maraton sürerken ben bir yandan da Pargalı İbrahim Paşa romanımı yazmaya devam ediyorum.
Bu roman, bir kurgu roman. Paralel evrenler teorisini içinde barındıran bir şey. İbrahim Paşa Sarayı'nın dehlizlerinde 16. ve 21. yüzyıllar arasında geçen bir hikâye.
Bir de diğer yazılar var. Ahmet Güneştekin'in "Yüzleşme" sergisindeki eserlerden esinlenerek yazdığım "Güneşe Yazılan Yazılar" yazı dizisi. Aslında en çok yoran onlar oluyor beni ama müthiş de bir zevk alıyorum yazmaktan. Bu yazıların hepsinin uzun bir hazırlık süreci var. Mesela bu dizinin 5. yazısı olan "Zîn'in Güneşi" için Ehmedê Xanî'nin "Mem û Zîn" eserini iki kere okuduğumu biliyor musunuz?
Deneme yazısı yazmak zor iş aslında. Ama benim en sevdiğim tarz. Fakat çok da çabuk tüketilen bir tarz. Okuyup geçiyorsunuz. Düşünmüyorsunuz, örneğin yazılardan birinde birkaç cümle gibi görünen bir duanın aslında bir Yezidi duası olduğunu ve benim buna ulaşmak için nasıl araştırmalar ve çalışmalar yaptığımı...
İşte tam da bu nedenle, 12 bölüm olmasını planladığım "Güneşe Yazılan Yazılar" bittiğinde, bir müddet için deneme yazılarına ara verip, uzun süredir derleyip topladığım ve içlerinden bazılarını seçip ayırdığım deneme yazıları dosyama bu 12 yazıyı da koyup bir kitap haline getirmeyi düşünüyorum. Her ne kadar bazıları böyle bir şeyi doğru bulmasa da bence çok doğru bir karar. Bu tarz yazıların bir arada olduğu kitapları ben çok severim.
Yorgunluğun bir başka nedeni de yeni bir çalışma sistemi başlıyor bu sene benim için. Bu da beni müthiş heyecanlandıran ve mutlu eden başka bir konu. Konulu kültür turlarım olacak çok çok bundan sonra. Onlar için yapılan hazırlık safhası da uzun ve yorucu ama bir o kadar da keyifli tabii.
Mutfakta yazmak gibi bir fantezim olmuştur hep ama bir türlü de yapmadığım, yapamadığım bir şeydir. Nedendir bilmem ama gider yazı masamda yazarım habire. Bayağı yazarım da aslında, bakmayın siz bana. Kaptırdım mı, ortam mortam dinlemem. Başımda davul çalsanız gene yazarım. Her ortamda yazarım, yazabilirim.
Bugün gazete okumak geldi içimden akşam eve dönünce ve sabah evden çıkarken okuduğum bir röportajı yeniden okumak aşkıyla yanıp tutuşarak bütün günü geçirdim ve eve döner dönmez mutfakta bir elimde çay fincanı, bir elimde gazete okudum o röportajı ve gene "alıp başımı gidesim var".
Benim bir tespitim var. İnsanlar neden ya da nasıl bir ruh haliyle dövme yaptırır biliyor musunuz? Bence travmaların ardından (travmalar sonsuz şekillerde ve boyutlarda olabiliyor) yaptırıyor insanlar dövme. Benim dövmemi görseniz anlarsınız ne demek istediğimi. Ama kiminle konuşsam aynı sonuca varıyorum, sorduğum soruların sonunda da onlar "aaaa" diyorlar çünkü kendileri de travmanın farkına varıyorlar. (Genç kızlığımda psikiyatrist olmak en büyük hayalimdi) Benim dövmem, havadan yere düşen bir kumaş parçası düşünün, uçarak süzülerek düşüyor ve üzerinde Ermenice harflerle "Hrant" yazıyor.
Bu "alıp başımı gidesim var"larım da benim buna benzer bir şey. Onu fark ettim. Genelde travma olmasa bile bazı üzüntü, hayal kırıklığı vs. gibi durumlar sonrası ortaya çıkıyor bende.
Hele hele şu röportajı okuduktan sonra nasıl da "alıp başımı gidesim var" bir bilseniz.
Yirmili yaşlarımın başlarında "teenager" döneminden çıkmanın bunalımını yaşadığımı hatırlıyorum. Otuzlu yaşların ilk iki senesi tam felaketti. Sonra tadını çıkarttım otuzların. Kırkların havası müthişti, dibine kadar yaşadım diyebilirim. Ama şimdi ellilerin en başlarında artık çok daha farklı bakıyorum her şeye.
Nasıl mı? Bir kere inanılmaz derecede küçülmek istiyorum. Her şey fazla, ağır ve yük gibi geliyor. Ne bulursam veriyor ya da atıyorum. Belgelerimi tarayıp iPad'ime yüklüyorum. Kütüphanem yerinde dursun ama ıvır zıvır, kâgıt, belge, şu, bu... Neyse bu atma ve azaltma işlemi aynı şekilde kıyafetler için de geçerli. Daha hâlâ bayağı şey var atılacak ya da verilecek.
Bunun dışında hep sırt çantamı, iPhone, iPad, bilgisayar ve başımı alıp gitmek istiyorum.
Yazmak istiyorum, devamlı yazıyorum çiziyorum. Bu da beni mutlu ediyor.
Ama şu "alıp başımı gidesim var"lar yok mu, ah işte onlar çok fena çeliyor aklımı, çok fena...
Ben Mardin'de yaşadım ve gene yaşarım gerekirse. Ama metropol kadınıyım ben, bunu biliyorum. O sebeple de ani bir kararla (aslında uzun uzun düşündüm de bu konuyu, o kadar ani değildi, etrafa aniymiş gibi geldi) İstanbul'da olup, merkezi İstanbul'a alıp buradan etrafa dağılmaya karar verdim.
Ege'yi fena halde özlediğimi fark ettim. Uzun zamandır Güneydoğu'ma takılıp kaldım ve memleketin diğer yerlerini ihmal ettim, biliyorum. Asla Güneydoğu'mdan vazgeçmem, geçemem. Ama biraz daha her tarafa gene gitme vaktidir...
Alıp başımı gidesim var be...
Mutfakta oturuyorum, çay içiyorum. Gazete okudum mutfakta. Çok önemli bir şeymiş gibi yazıyorum ama önemli işte. Uzun zamandır böyle keyif yapmadığımı fark ettim.
Koşturmacadan başka bir şey yok. Ama ortada bir şey de yok aslında. Hani tur dönemi olur (sezon lafını sevmiyorum, Türkiye'de 12 ay sezondur aslında, olmalıdır) turdan tura koştururum, vakit bulamam bir şeylere anlarım, öyle de değil.
Aslında bayağı yoğun bir zamandan da geçmedim değil. Mardin kitabım çıkmak üzere. Beni bilenler yazmanın benim için ne ifade ettiğini de gayet iyi bilirler. Mardin kitabı süreci farklı bir süreç oldu hayatımda. Tahmin etmediğim kadar uzun sürdü. Tahmin etmediğim kadar yordu ama bir o kadar da mutlu etti beni.
Onca yılın birikimini bir kitapta toplamak çok zor ama bir o kadar da harika bir süreçti. Artık kitap son aşamasında ve bir hafta sonra falan baskıya gider. Mutluluktan ölüyorum. Çok güzel oldu kitabım. Tam istediğim gibi, okunmak için, okunası ve asla yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz bir kitap oldu.
Baskıya gitse büyük bir yük kalkacak omuzlarımdan aslında. Neden mi? Çünkü her saniye bir şey görüyoruz, bir şey buluyoruz eksik, gedik, yanlış vs. Kolay değil. Rehber kitap, hem de sıradan bir rehber kitap da değil öyle alışılagelmiş.
Valla dün yayıncım da bir ara neredeyse isyan etti: "Yazsaydın şayet, şu ana kadar üç romanını basmıştım senin" dedi. Haklı valla...
Çok detaylı bir iş oldu. Hata olmasın, yanlış olmasın diye ne editler geçirdi bilseniz. Eh, sonuçta bir belge bırakacağız bu kitapla. Belki akademik bir kitap değil gibi görünse de, oldukça akademik bir tarzda çalıştım bu kitap için. Son derece ciddi bir iş çıktı ama bir o kadar da keyifli, neşeli bir Mardin kitabı.
Bu maraton sürerken ben bir yandan da Pargalı İbrahim Paşa romanımı yazmaya devam ediyorum.
Bu roman, bir kurgu roman. Paralel evrenler teorisini içinde barındıran bir şey. İbrahim Paşa Sarayı'nın dehlizlerinde 16. ve 21. yüzyıllar arasında geçen bir hikâye.
Bir de diğer yazılar var. Ahmet Güneştekin'in "Yüzleşme" sergisindeki eserlerden esinlenerek yazdığım "Güneşe Yazılan Yazılar" yazı dizisi. Aslında en çok yoran onlar oluyor beni ama müthiş de bir zevk alıyorum yazmaktan. Bu yazıların hepsinin uzun bir hazırlık süreci var. Mesela bu dizinin 5. yazısı olan "Zîn'in Güneşi" için Ehmedê Xanî'nin "Mem û Zîn" eserini iki kere okuduğumu biliyor musunuz?
Deneme yazısı yazmak zor iş aslında. Ama benim en sevdiğim tarz. Fakat çok da çabuk tüketilen bir tarz. Okuyup geçiyorsunuz. Düşünmüyorsunuz, örneğin yazılardan birinde birkaç cümle gibi görünen bir duanın aslında bir Yezidi duası olduğunu ve benim buna ulaşmak için nasıl araştırmalar ve çalışmalar yaptığımı...
İşte tam da bu nedenle, 12 bölüm olmasını planladığım "Güneşe Yazılan Yazılar" bittiğinde, bir müddet için deneme yazılarına ara verip, uzun süredir derleyip topladığım ve içlerinden bazılarını seçip ayırdığım deneme yazıları dosyama bu 12 yazıyı da koyup bir kitap haline getirmeyi düşünüyorum. Her ne kadar bazıları böyle bir şeyi doğru bulmasa da bence çok doğru bir karar. Bu tarz yazıların bir arada olduğu kitapları ben çok severim.
Yorgunluğun bir başka nedeni de yeni bir çalışma sistemi başlıyor bu sene benim için. Bu da beni müthiş heyecanlandıran ve mutlu eden başka bir konu. Konulu kültür turlarım olacak çok çok bundan sonra. Onlar için yapılan hazırlık safhası da uzun ve yorucu ama bir o kadar da keyifli tabii.
Mutfakta yazmak gibi bir fantezim olmuştur hep ama bir türlü de yapmadığım, yapamadığım bir şeydir. Nedendir bilmem ama gider yazı masamda yazarım habire. Bayağı yazarım da aslında, bakmayın siz bana. Kaptırdım mı, ortam mortam dinlemem. Başımda davul çalsanız gene yazarım. Her ortamda yazarım, yazabilirim.
Bugün gazete okumak geldi içimden akşam eve dönünce ve sabah evden çıkarken okuduğum bir röportajı yeniden okumak aşkıyla yanıp tutuşarak bütün günü geçirdim ve eve döner dönmez mutfakta bir elimde çay fincanı, bir elimde gazete okudum o röportajı ve gene "alıp başımı gidesim var".
Benim bir tespitim var. İnsanlar neden ya da nasıl bir ruh haliyle dövme yaptırır biliyor musunuz? Bence travmaların ardından (travmalar sonsuz şekillerde ve boyutlarda olabiliyor) yaptırıyor insanlar dövme. Benim dövmemi görseniz anlarsınız ne demek istediğimi. Ama kiminle konuşsam aynı sonuca varıyorum, sorduğum soruların sonunda da onlar "aaaa" diyorlar çünkü kendileri de travmanın farkına varıyorlar. (Genç kızlığımda psikiyatrist olmak en büyük hayalimdi) Benim dövmem, havadan yere düşen bir kumaş parçası düşünün, uçarak süzülerek düşüyor ve üzerinde Ermenice harflerle "Hrant" yazıyor.
Bu "alıp başımı gidesim var"larım da benim buna benzer bir şey. Onu fark ettim. Genelde travma olmasa bile bazı üzüntü, hayal kırıklığı vs. gibi durumlar sonrası ortaya çıkıyor bende.
Hele hele şu röportajı okuduktan sonra nasıl da "alıp başımı gidesim var" bir bilseniz.
Yirmili yaşlarımın başlarında "teenager" döneminden çıkmanın bunalımını yaşadığımı hatırlıyorum. Otuzlu yaşların ilk iki senesi tam felaketti. Sonra tadını çıkarttım otuzların. Kırkların havası müthişti, dibine kadar yaşadım diyebilirim. Ama şimdi ellilerin en başlarında artık çok daha farklı bakıyorum her şeye.
Nasıl mı? Bir kere inanılmaz derecede küçülmek istiyorum. Her şey fazla, ağır ve yük gibi geliyor. Ne bulursam veriyor ya da atıyorum. Belgelerimi tarayıp iPad'ime yüklüyorum. Kütüphanem yerinde dursun ama ıvır zıvır, kâgıt, belge, şu, bu... Neyse bu atma ve azaltma işlemi aynı şekilde kıyafetler için de geçerli. Daha hâlâ bayağı şey var atılacak ya da verilecek.
Bunun dışında hep sırt çantamı, iPhone, iPad, bilgisayar ve başımı alıp gitmek istiyorum.
Yazmak istiyorum, devamlı yazıyorum çiziyorum. Bu da beni mutlu ediyor.
Ama şu "alıp başımı gidesim var"lar yok mu, ah işte onlar çok fena çeliyor aklımı, çok fena...
Ben Mardin'de yaşadım ve gene yaşarım gerekirse. Ama metropol kadınıyım ben, bunu biliyorum. O sebeple de ani bir kararla (aslında uzun uzun düşündüm de bu konuyu, o kadar ani değildi, etrafa aniymiş gibi geldi) İstanbul'da olup, merkezi İstanbul'a alıp buradan etrafa dağılmaya karar verdim.
Ege'yi fena halde özlediğimi fark ettim. Uzun zamandır Güneydoğu'ma takılıp kaldım ve memleketin diğer yerlerini ihmal ettim, biliyorum. Asla Güneydoğu'mdan vazgeçmem, geçemem. Ama biraz daha her tarafa gene gitme vaktidir...
Alıp başımı gidesim var be...
22 Ocak 2013 Salı
Güneşe Yazılan Yazılar - 5
Zîn’in Güneşi
Ey benim
kara kaşlım,
Katran
karası saçlım,
Ey benim
gece gözlüm…
Sen ey
doğunun şahsüvarı,
Güneş ol,
doğ gönlüme.
Ben girmem
kara topraklara,
Sen kalk
gel, uzan yanı başıma.
Gel ki, ay
ve güneş gibi âlemi aydınlatalım.
***
Aşk
kalemiyle yazıldı bu sevda.
Seni
gördüğüm anda
Kıyamet
koptu aklımda,
Yağmur
yağdı çölüme,
Çiçekler
açtı, dereler taştı.
***
Binlerce
yıllık bir aşk bu,
Yüz gönülle
sevdim ben seni.
Ben aşk
belasının hastası, aşk Kerbelasının susuzu,
Sen ise
çarem…
Akıtma
gözümden yüreğimin kanını.
***
Sevginle
akıldan azat oldum,
Kara ve karanlık
gecelerde sabahlara dek mumla dertleşir oldum.
Benim gibi
yanar o da,
Yoldaşımdır,
arkadaşım, sırdaşımdır.
Benim
başımdaki ateşi, gönlümdeki közleri,
Canımın
tutuştuğu savaşı o bilir bir tek.
Sen benim
canım, civanım,
Doğunun
şahı sevdiceğim,
Ay güneşsiz
aydınlanır mı?
***
Ayaklarımda
zincirler,
Prangalar
ayaklarımda…
Azıksız,
susuz, gözsüz,
Amaçsız,
isteksiz ve karanlıkta bırakma beni.
Değişse de
elbiseler,
Haller
değişmez,
Her dem
sevdalıdır bu sarhoş gönül.
***
Ey benim
kara kaşlım,
Katran
karası saçlım,
Ey benim
gece gözlüm…
Sevginden
döktüğüm gözyaşlarından kavaklar yeşerdi Dicle kıyısında,
Görmez
misin, gözyaşlarım gibi dökülür Dicle Nehri,
Nasıl
dolamışsa kollarını Cizre’nin boynuna
Gel öyle
sarıl bana.
Yetti şeklinin hayaliyle kanaat edişim…
Yetti hayalinin yalnızlığa getirişi beni…
Dilim sensiz, ben sensiz dilsizim
Karanlığın kalbine gömme,
Amaçsız, muratsız, mutsuz,
Bu ovalarda tek başıma bırakma beni
***
Yaprak gibi savrulurum ben ateşinde yanmazsam,
Duymazsam sesini.
Hasretinden susadı, kurudu dudaklarım aşktan.
Sana kavuşmak için canımı ateşe atasım var,
Sabahlara kadar dertleştiğim mumun ateşinde seni yakasım
var,
Kendimi uçurumlara atasım var.
***
Vahşet
kalbimin dostu oldu,
Suyu
söndürecek bir ateş oldu.
Yağmurun
bereketiyle yetiş imdadıma.
***
Aşk zinciriyle bağlı ayaklarım,
Gel benim kanadım ol,
Rüzgâr ol, gel savur saçlarımı
***
Her gece üstüme doğan güneşim, ışığım, günberim;
Felek seni her gün toprak mağaralara da atsa güneşim,
Ufuklar her daim karanlıklara da dalsa
Sen doğ benim üstüme…
***
Ne aşklar mesken eyledi bağrımı,
Ne acılar gördü bu bozkır gönlüm.
İstedim ki kavuşsunlar, mutlu olsunlar;
Beni dinlemediler, üstüme basıp yürüdüler gittiler
Çiğnediler gözlerimi, sözlerimi…
Ne Leylalar ve Mecnunlar, ne Ferhatlar ve Şirinler, ne
Azralar ve Vamıklar geçti benim bağrımdan
Ama en güzelini Mem demiş Zîn’e aşkından
“Ölmeye canımda bir ramak kalıncaya kadar,
Ey sevgili, sen benim canımda saklısın!”
Sen de saklısın işte böyle benim bağrımda.
***
Gel, binlerce destanı inlet,
Gel ki, hep bahar olsun bahçem…
Gel ki, canım canına kavuşsun,
Ruhum ruhunda yok olsun…
Gel ki, zerre güneşe kavuşsun…
Ay güneşine kavuştuğunda,
Gül bahçesine dönsün bu zindan.
***
Güneş doğudan ışık gösterince
Ufukları karanlıktan uzaklaştırınca
Gönül gam deryasında boğulsa da
Gönül kanına boğma beni.
Göğsümün fenerini ışıksız bırakma
Kanlı gözyaşları döktürme bana.
***
Hicran derdinin şarabıyla sarhoş ettin beni,
Benim gönlüm ki sevgine tutsak,
Şimdi kavuşma şarabına yanıp tutuşur.
Çevresi bol ışıklı ay gibi
Ateş ve rüzgâr birleşip yaksa da bağrımı
Ben girmem kara topraklara,
Ben girmem senin koynuna,
Ölümsüzlük iksiri gibi
Gel uzan benim yanıma.
Yetti canıma kemal sınırında duran bu aşk,
Gel uzan koynuma.
***
Kara sevdam,
Her gece üstüme doğan güneşim, ışığım, günberim,
Çöle yağan yağmurum,
Çağdaşım, yoldaşım, dildaşım,
Sevgilim, aşkım, görüp göreceğim,
Katilim…
İlham perim…
Not: “Güneşe Yazılan Yazılar” yazı
dizim Ahmet Güneştekin’in “Yüzleşme” sergisindeki eserlerden esinlenerek
yazılan deneme yazılarından oluşmaktadır.
“Zîn’in Güneşi” adlı bu yazım sanatçının
“Mem û Zîn’in Masumiyeti” adlı eserinden esinlenerek yazılmıştır.
Bu yazı bir düz yazıdır, şiir
değildir.
Bu yazı, büyük ozan Ehmedê Xanî’ye
bir selâmdır.
Yazı Ehmedê Xanî’nin “Mem û Zîn”
destanından alıntılar, uyarlamalar ve yazarın kendi cümlelerini içermektedir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



