21 Eylül 2008 Pazar

Film Ekibi Toplantısı - 3

Uzun bir aradan sonra film ekibi toplantısı yaptık. Bu arada tabiî herkes kendi üstüne düşeni yaptı; hepimiz biraraya gelmedik o süreçte ama herkes herkesle bir şekilde görüştü. Ben bu toplantıdan önce yönetmenle (özel) bir toplantı yaptım, ekiple mail ve telefon yoluyla görüştük vs vs.
Sonuçta bugün turdan sonra koştura koştura Anadolu Hisarı'ndaki toplantıya katıldım.

Yağmur nedeniyle bahçe keyfimizi yarıda kesmek zorunda kaldık. Toplantıyı içeride yaptık. Gene her zamanki gibi geç saatlere kadar sürdü...

Bu sefer yapım aşamasında kafamızdaki soruları cevaplamaktan başka, sanat masası ekibi ve yapım ekibinden ana kadro birarada kalınca, herkes kendi fikrini, düşüncelerini açıkladı. Biraz daha takvim ve kast konusunda gerçekleşen ve gerçekleştirilmesi gereken şeyler konuşuldu. Bu aşamada biraz daha görev dağılımına yönelik ufak tefek iş bölümü yaptık.

Haftaya yönetmenlerin kendi aralarında halletmeleri gereken işlerden sonra büyük bir toplantımız daha olacak, kararlaştırdığımız tarihe denk gelebilirse, çünkü ben gelecek Pazar gününden itibaren 12 gün Anadolu turunda olacağım. Ama benim o toplantıda bulunup bulunmamam o kadar önem arz etmiyor.

Benim açımdan, oldukça doyurucu ve açık olan konuşmalar yapıldı, bazı açılardan öyle değilmiş gibi görünse de...

Ben en azından biraz önümü görebiliyorum. Bazı önemli projelerin koordine edilmesi gerekiyor bu aşamada.

Hayırlısı bakalım...

Bayram haftasından sonraya kadar halledilmesi gereken işleri halletmem gerekiyor, bayramdan sonra da yapılması gerekenleri de konuştuk...

Bu arada, bu hafta yaptığım turda çok güzel fotoğraflar çektim. Bu gece çok yorgunum, yarın ya da yarından da yakın bu fotoğraflardan seçmece bir şeyler koyacağım buralara...

Öpüldünüz...

19 Eylül 2008 Cuma

Her Aşk Masal Olmak İster...



'Her aşk masal olmak ister...'

Böyle dedi ve bitti!

Sıla dizisini kastediyorum. Güzel bir final falan filan, ama gerçeği söyleyeyim mi? İçim buruldu, biraz kötü oldum.

Doğrusu aslında tam da bu değil. Çok üzüldüm be! :(((

Ben Sıla dizisini herşeyden önce sırf Mardin için izliyordum. Meğer bayağı alışkanlık yapmış. Sebebi ortada, başrolde 'Sevgilim Mardin' var ama bir şey daha var; ben bunun çok uzun zamandır farkındayım ve bundan mahrum olmak da istemem: Dizinin renkleri! Evet, renkler. Bozkır renklerinde bir filmdi. Yani benim renklerim. Bu nedenle de beni, gönlümü, ruhumu hatta beynimi fena yakaladı.

Dün gece yeni bir yazı üstünde çalışıyordum. Yeni bir 'Sevgilim Mardin' yazısı, şu benim meşhur 'Sevgilim Mardin' yazı dizisine yeni bir yazı. Eskiden karaladığım birkaç satır varmış dosyalardan birinde, bulunca hazine bulmuş gibi sevindim. Çok hoşuma gitti.

Ben aşığım be bu bozkır gözlü Marde'ye!

Mardin... Özledim ben seni... Ta yanıbaşına kadar gelip kapından dönmek bana dokunacak ama gelecek hafta sonu en azından sana daha yakın olacağım bölgelere doğru yola çıkıyorum.

Zaten içim burula burula Orhan Pamuk okuyorum. Masumiyet Müzesi'ni Lady Macbeth'im gitmeden bir gün önce almıştım. Sonra bir türlü okuyamadım. İki gündür yollarda okuyorum. Bitmek üzere. 'Hatırla Sevgili' dizisiyle yeniden geri döndüğüm o yılların incik cincik detaylarına girdim bu sefer bu romanla. İçimi oyuyor bazı yerler...

Bir de sen oyma içimi Mardin...

Bozkırın sesine sevdalandım ben, taş evlerin önce kendi teraslarına sonra da Mardin Ovası’na bakmalarına sevdalandım. Kasımiye Medresesi’nin günbatımında kızıla boyanan rengine, gecenin Suriye’den ovayı masmavi bir denize döndürüp gelişine, kalenin geceleri ışıklar altında usta bir kuyumcunun elinden çıkmış koca bir tek taş pırlanta yüzüğe dönmesine sevdalandım.

Ve sevdalandım bozkır gözlü Marde'ye...

18 Eylül 2008 Perşembe

Sarhoş Olduk Hrazdan'da Sırf Umuttan (Delal Dink)


19 Ocak'tan beri içine kapatıldığım kavanozun kapağı pıt diye açılıyor Yerevan'da. Sonra babamı gördüm sanki. Stadyumun tam ortasında göbek atıyor. Dayanamadım, babam öldürüldüğünden beri hiç hissetmediğim bir coşku hissettim ve oynamaya başladım.


Agos - Erivan-İstanbul
16 Eylül 2008, Salı
Delal DİNK


Duramadım İstanbul'da. Aldım yanıma ailemden14 yürek daha, gittim Hayasdan'a.

Sokakları dolaşırken, beklemediğim bir duyguyla karşılaşıyorum. Bundan üç yıl önce geldiğimde ne kadar da yaşlı görünmüştü şehir gözüme, ne kadar yalnız, ne kadar hüzünlü. Bu defa hiç öyle hissetmiyorum. Hayat gelmiş buraya, şehir gençleşmiş.

Bir taksiye biniyoruz, bizi anıta götürsün diye. Anıt yolunda dayanamayıp soruyorum şoföre, maçla ve Gül'ün gelişiyle ilgili ne düşünüyor diye. "En önemlisi sınırın açılması. Asıl sorunu çıkaranlar devlet yönetimi. Bıraksalar halk kendi ortak dilini bulur" diyor. Kim ki bu adam? Yüzünü görmek istiyorum. Göremiyorum.

Çıkıyorum merdivenleri, Soykırım Anıtı'na doğru. İlerleyemiyorum önce anıtın olduğu yere. Çöküyorum müzenin girişinin kenarındaki taş tümseğin üstüne, uzaktan izliyorum. Daha önce de gelmiştim buraya, üç yıl önce. Ama bu defa farklı. Niye bu kadar ağlıyorum? Niye bu kadar etkileniyorum? Biz babamı İstanbul'a gömmemiş miydik, yüz binlerle birlikte? Sonra, kavgalı olduğum Tanrı'yla konuşuyorum: Affederim seni, ama bir şartla. Bana söz ver, babamın sonuncu olduğuna dair. Bu iki halktan 1915 ve sonrasında ölenlerin sonuncusu olsun. O zaman belki öfkem de azalır sana.

Sonra müzeye iniyoruz. Resimler içini parçalıyor insanın. Bugün interneti açarsam kaç tane benzerini görebileceğimi düşünüyorum, bugünle ilgili, şu anla ilgili… Tam da o dakikada, ne kadar çok ırkçılık yapıldığını, ne kadar çok ırkçılık kurbanı olduğunu hissediyorum ruhumda. Nasıl bir dünyada yaşıyoruz? Burası sadece 1915 Soykırım Anıtı mı?

Müzeden çıkınca anıt beni çağırıyor bu kez; gitme cesaretini buluyorum. Giderken, biri yanıma yanaşarak, geçen 24 Nisan'da yüz binlerce insanın, üzerinde "Malatya" yazan duvarın önünde durup çiçekler bıraktığını anlatıyor. Sonra, anıtın göbeğine varıyorum. Kimse kalmamış görünürde. Ama yalnızlık hissi yok içimde. Ne kadar da huzurlu. Sanki bir şey beni merkezine çekiyor. Tüm ırkçılık kurbanlarıyla nefes alıyorum o göbekteki delikten. Bıraksalar da şuraya kıvrılıp uyusam…

Sonra yemeğe gidiyoruz hep beraber. Babamın Türkiye'den gelen gazeteci dostları, arkadaşları orada toplananlar. Utanmadan masanın başına oturuyorum, masayı en iyi noktadan doyasıya seyretmek istiyorum. Babam da bu restorana gelmiş daha önce. Restoran sahibi neredeyse eliyle yedirecek bana yemekleri. Masadakilere bakınca, babamın son yazısında yazdıkları aklıma düşüyor: "Türkiye'de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye'de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, tanıdık-tanımadık binlerce dostumuza olan saygımızın gereğiydi." Ne kadar da kızgınım babama, bırakıp da gitmediği için yurtdışına. Al bak, dostların yaşıyorlar, onlar ‘Türk', benim saf babam, bir türlü anlamadın ‘Ermeni' olduğunu; kendini onlarla nasıl da bir tuttun, denk saydın. Ne kadar da kızgınım, bilemedin diye; Ermeni yazar çizerin, aydının, Türkiye'de yaşama hakkı yoktur diye.

Ama ya bu akşam? "Hrant'a!" diye kadeh kaldırıyorlar. İlacımın son damlasını veren, Cemal Paşa'nın torunu oluyor. Burada gelenekmiş masadakilerin sırayla kalkıp konuşma yapması ve kadeh kaldırılması. Kalkıyor ayağa ve onu buraya babamın getirdiğini anlatıyor. Birbirimizin acılarına saygı duymaktan bahsediyor, gözleri yaşlı, sesi titrek. Herkesin gözlerinden yaşlar süzülüyor masada.

Dayanamıyorum, dışarı kaçıyorum restorandan, doyasıya ağlamak için. "Benim aslan babam" diyorum o akşam. Bu insanları bırakıp nereye gidilir? Elbette kalacaktı! Kızgınlığım, öfkem azalıyor bu gezide. Sanki 19 Ocak'tan beri içine kapatıldığım yüksek basınçlı kavanozun kapağı pıt diye açılıyor Yerevan'da. Yüreğim genişliyor. şöyle büyük bir nefes çekiyorum içime. Sıkışmış yüreğim genleşiyor, büyüyor... Havası mıdır acaba bu Yerevan'ın? Büyüleyici güzelliği midir acaba Hrabarag'ın? Eçmiadzin midir? Yoksa futbol mu? Yoksa, onlar yaşadıkları, ama babam öldürüldüğü için hayatlarını kıskandığım dostlarıyla, babamın bir rüyasında yaşamak üzere bir arada olmak mıdır? Acı zamanlarda da yanımızdaydı bu insanlar, ama bu defa farklı. Geleceği Ermenilerle birlikte inşa etmek için gelmişler buraya. Umut yolculuğuna çıkmışlar babamla.
İlaç öyle bir ilaçtı ki, ertesi gün hiç uyanmadım. Bir rüyada yaşadım.

Bütün Yerevan'la birlikte maça yürüyerek gittim. Cumhuriyet Meydanı'ndan Hrazdan'a upuzun bir yol, bir tepeye tırmanış başladı. Akın akın. Yokuş yukarı çok yürümüşlükleri vardır Ermenistanlıların, yıllardır, her 24 Nisan'da. Vakur ve sessiz. Bu sefer vakur ve coşkulu ve sesli ve neşeli... Nasıl da keyifli herkes! Bir şölene davetliyiz sanki. Zıplayarak çıktım yokuşu, bir o yana bir bu yana koşarak. Sonra birden o bayraklar belirdi sağımda; yokuşun kenarında yol boyu dizilmiş, gencecik, hatta çocuk sayılabilecek askerlerin arasından. Sanki çocuk askerler bu manzarayı korumak için dizilmiş yokuşun kenarına. İzin alıyorum, aralarından geçip manzaraya yaklaşmak, bu anı bir fotoğraf karesinde saklamak için. Yok-mok diyor biri. "Meg hadig, inç gıllas"* diye yalvarınca dayanamıyor, gülerek "Peki" diyor. Hepsi anladı coşkumu ve gülerek izin verdiler, aralarından bir o yana bir bu yana zikzaklar çizerek yokuşu çıkmama, manzarayı içime çekmeme. Ermenistan ve Türkiye bayrakları yan yana göndere çekilmiş. ‘Baş başa' kalmışlar. Hava ne kadar da rüzgârlı; sanki doyasıya dalgalansınlar diye birlikte, "Hasret giderin" dercesine... Biraz daha tırmanınca yokuşu, dün taşlarına çöküp babam için ağladığım Soykırım Anıtı düştü iki bayrağın arasına. Kalbim çırpınmaya başladı. Dün hıçkırıklarla ağladığım yeri, babamın mezarını, bugün gönderdeki iki bayrağın arasında görünce nasıl da coştu yüreğim. Ölümün yalnızlığı azaldı. Yalnızlık, yerini birlikteliğe bıraktı. Ölümün hüznü azaldı. Yerini umuda bıraktı, bir daha yalnız kalmama umuduna. Bir daha ölümün yaşanmaması umuduna. Gelecek umuduna. Diriliş umuduna.

Stadyuma girer girmez müziği duydum; Ara Kevorkyan. Hani bazı müziklerin insanın hafızasında özel bir yeri vardır ya, işte bu müzik de benim hafızamda Ararat ile Karolin'in düğün müziği. Sonra babamı gördüm sanki. Stadyumun tam ortasında göbek atıyor. Bir oraya koşuyor, bir buraya.

Dayanamadım, babam öldürüldüğünden beri hiç hissetmediğim bir coşku hissettim ve oynamaya başladım.

Göbek attık o gece biz babamla Hrazdan Stadyumu'nda karşılıklı. O günden, 19 Ocak'tan beri gözümün önüne gelen bütün görüntülerde babam yüzükoyun kaldırımda. Ayağa kalktı babam kısa süreliğine, Hrazdan Stadı'nda, 6 Eylül akşamı. şölene katılmak için. Davet sahibi yine babam. Bir keyifli, bir keyifli. Açmış kollarını iki yana kocaman, sanki kucaklayacak herkesi, bütün stadyumu. Ararat'ın düğünündeki gibi, Agos'un 10. yıl gecesinde oynadığı gibi, gözümün içine baka baka, o sahanın göbeğinde oynadı da oynadı. Gözleri dolu dolu. Bir Ali'ye sarılıyor, bir Tuba'ya, bir Salpi'ye, bir Dikran'a, bir Gül'e, bir Sarkisyan'a. "Rüyası"nda buluştuk babamla Hrazdan Stadı'nda o akşam. Sarhoş olduk sırf umuttan, bir damla alkol bile almadan. Umut yolculuğunun bir durağında buluştuk.

Sonra birden iki takım sahaya çıktı ısınmak için. Türkiye takımı çıkarken hafif ıslıklar duyuldu. Ayağa fırladım, "Pari yegak, hoş geldiniz!" diye bağırmaya başladım. Hayasdan tribünlerindeydim. Önümde oturan üç kız dönüp garip garip yüzüme baktılar. Hayatımda hiç maça gitmedim. Pek futbol da bilmem öyle... Zaten ilgilenmiyorum da işin futbolla ilgili kısmıyla. O arada, karşı tribünlerde, Genç Siviller'in posteri ilişti gözüme: "Arda topu Sarkis'e at." Zaten coşmuşum, iyice coştum. Hayasdan atağa geçiyor, top kaleyi bulmuyor, oturduğum Hayasdan tribününden bir ses "Ha s.ktir" diye bağırıyor. Hayasdan atağa kalkıyor "Koş be oğlum, koş be" diye bağırıyor bir başka ses, yine Türkçe. Türkiye takımından bir futbolcu yere düşüyor; benim gözüm Hayasdanlı futbolcuda, elinden tutup kaldıracak mı acaba? "Kaldır, vertzur" diye fırlıyorum yerimden. Gooooool! Kaldırıyor, ve ben ayakta alkışlıyorum. Tribündekiler yine bana dönüyor. Sonunda, biri bana "Türk müsün?" diye soruyor, Türkçe. "Yok" diyorum, "Ermeni'yim, Türkiye'den." Sonra tanışıyoruz etraftakilerle. Biri yıllar önce Hemşin'den gelmiş, biri Trabzonlu. Bir diğerinin akrabaları, yine yıllar önce İstanbul'dan gelmiş. Bütün konuşmalar Türkçe Hayasdan tribününde. Kim olduğumu soruyorlar sonra. Gözleri doluyor her birinin, cevabı duyunca. Sonra bir ara arka sıralardan bir su uzatılıyor. Sürekli dans ettiğimi, bağırıp çağırdığımı gören, bilmediğim biri, ihtiyacım olduğunu hissetti herhalde. Böyle kabul ediyor beni Hayasdan tribünü.

Türkiye tribününün yanındaki tribünde oturan, Kanadalı bir diaspora Ermenisi soruyor bana "Türkiye'ye ayrılan tribününün yanında oturuyorduk. Orada maçı izleyenlerin ellerinde çiçek vardı, onlar Türk mü gerçekten?" "Türk tabii" diyorum. Garip bir ışık beliriyor yüzünde, "Bravo!" diyor. Üzülüyorum onun için. Belli ki, bugüne kadar, günlük hayatında Türklerle tanışma, yakınlaşma fırsatı olmamış...

Ne kadar "dikkatli" oynuyor iki takımın da futbolcuları. Sanki birbirlerini incitmemek icin ayrı bir çaba harcıyorlar. Bir ara, bir Ermenistan ve bir Türkiye oyuncusu, top için mücadele ederken omuz omuza bir pozisyona düşüyorlar. İkisi iki taraftan ittiriyor, ama bir türlü biri diğerinin dengesini bozamıyor, bozmuyor. Öylece kalıyorlar birkaç saniye, yan yana, omuz omuza. "Böyle de maç mı seyredilir?" demeyin. İtiraf ediyorum, böyle şeylere bakmaktan asıl golleri kaçırdım ben. Hayasdan golleri yiyor, bizim tribün biraz sessizleşiyor, ve maçın bitiş müziği çalıyor. Bakıyorum, futbolcular tokalaşacak mı diye. Goooool! Sarılıp öpüşüyorlar. Öndeki üç kız kalkıp dans ediyor, 0-2'lik skora rağmen. Belli ki onlar da maçın sonucunda değiller artık. Anladılar bir şölende olduklarını. Maç çıkışı, yokuş aşağı yürüyüşe geçiyoruz bu sefer. Hiçbir taşkınlık yok yine. Hatta, hâlâ şarkılar söyleniyor, bağırılıyor: "Hayasdan! Hayasdan!"

Önümde yürüyen birinin tişörtünün arkasındaki yazı ilişiyor gözüme: "I won't forget - I won't forgive."** Peki ya ben? Unutacak mıyım? Affedecek miyim? Hastalığım tekrar nükseder mi? İyi olmak pek kolay değil bu ülkelerde. Belli olmaz devletin çıkarının bugün yarın ne getireceği, kimin acı çekeceği, ezileceği... Pek kolay değil, babanın asıl katillerinin bulunmadığı, bulunmak istenmediği bir devletin vatandaşı olarak yaşamak!.. Üstelik, bütün bu acıları, salt belli bir ırktan olduğun için yaşıyorsan... Kolay değil, babanın katilinin, senin güvenliğin için var olması gereken polis ve askerle zafer fotoğrafı çektirdiği Türkiye bayrağına karşı aidiyet hissetmek... Tekrar tokat yemeyeceğinin hiçbir garantisi yok. Oldum olası sevmemişimdir zaten bayrak denen şeyi, hangi ülkeye ait olursa olsun. Ama içim ısındı o gün, hem Türkiye hem Ermenistan bayraklarına. Büyüdü ikisi de gözümde. Belki de bayrakları tek başlarına sevmiyorum ben, yüceliği anlatmak için kullanıldıklarında. Ama başka bir duygu veriyor, yan yana, kardeşlik için göndere çekildiklerinde. Hastalık tekrar nükseder mi bilmem, ama en önemlisi, ben reçeteyi buldum bu 5-6 Eylül Ermenistan gezisinde. Tek reçetem, "babamın rüyalarında" yaşamak.

6 Eylül 1955'e alternatif bir "6 Eylül" yazıldı Hrazdan'da o gece, 6 Eylül 2008'de. Ne 6 Eylül 1955'i ortadan kaldırdı, ne de yaşanan diğer acıları. Ne güzel de göndere çekildi iki bayrak yan yana, Soykırım Anıtı'nın iki yanına, bir fotoğrafta da olsa. Ne soykırım ortadan kalktı, ne soykırım inkarı, ne de babam geri geldi. Değiştiremedi geçmişi. Ama alternatif bir geleceğin kapısını araladı.

Hadi birlikte ittirelim o kapıyı. Hadi be, gelin birlikte kaldıralım şu adamı o kaldırımdan, sonsuza kadar. Nasıl birazcık kalkıp geldiyse Hrazdan Stadı'na göbek atmaya, coşmaya, gelin, öyle bir şeyler yapalım ki, hiç yatmamak üzere kalksın o kaldırımdan. Bırakmayalım orada kanamaya devam etsin. O orada yattıkça ve kanadıkça acıyor, acıtıyor... Gelin, bırakalım, geçsin sınır kapısından, bir o yana bir bu yana. Kedi-köpek koştursun sınırda, hayalindeki gibi. Hadi be, Ermeni'siyle, Türk'üyle... Hadi, tutun babamın bi ucundan. Uzatın elinizi. Merak etmeyin, zaten o nazlanmaz, hele sizi hiç kırmaz, bir dediğinizi iki etmez, hemen kalkar, sizinle birlikte sınır kapısında gidip göbek atmaya. Yeter ki bir el verin. (DD/TK)


* Bir tane, n'olur.
** Unutmayacağım - affetmeyeceğim.

*** Hrant Dink'in kızı Delal Dink'in bu yazısı, Agos'ta 12 Eylül 2008'de yayınlandı.

15 Eylül 2008 Pazartesi

Doğum Günün Kutlu Olsun!


15 eylül...


Bugün senin doğum günün...


Sensiz ikinci doğum günün.


Bugün umut günü benim takvimimde.


Seni unutmadık, unutmayacağız, unutturmayacağız!


İyi ki doğdun Hrant!


Doğum Günün Kutlu Olsun!

14 Eylül 2008 Pazar

Oradan, buradan, havadan, sudan - 9

Bütün gün evde scan edilecek belgeler, gazete küpürleri, ıvır zıvırla uğraştım. Bitmedi tabiî, ama bayağı bir iş kotardım valla...

Bu arada, arkadaşlar, tüm bu işleri yaparken aklıma bir fikir geldi.

Şimdi, bu yazıyı okuyan dostlardan bir görüş rica etsem, umarım çok şey istemiş olmam. :))) Sağolun...

Aklıma gelen fikir yeni bir blog. Gene mi demeyin. Bu sefer başka bir konu, bambaşka bir şey, büyük bir proje. Sizi de, herkesi de ilgilendiriyor aslında.

İki gündür düşünüyorum da, bloglarımda benim mesleğimi tam yansıtan, onca yıllık birikimimi ortaya dökebileceğim şey çok ama çok az.

Profesyonel Turist Rehberi ve gezgin olarak gezginler için bir blog oluşturma kararı aldım. Yalnızca Türkiye ile ilgili.

Bu blog, her türlü pratik bilgiyi, Türkiye'nin değişik yerlerinde görülecek değişik yerlerle ilgili bilgileri, değişik rotaları ve daha buna benzer pek çok gereken şeyi barındıracak.

Amacım yolculuğa çıkan kişinin bir tık uzağında olmak. İnternet ortamında, kafasını kurcalayan şeyleri burada bulabilmesi. İnternet bulamayabilirim diye düşünenler de istedikleri bilgiyi çıktı alarak yanlarında götürebilmeliler... diye düşündüm. (Tabiî tüm düşündüklerim bu kadar değil, bayağı kafa patlattım, projelendirdim bile işi.)

Ne dersiniz? Ne düşünürsünüz? Fikrinizi bana yazın lütfen... Çok mutlu olurum.

Bu arada, sevgili doktorum ve dostum Muzaffer Kuşhan'a yapılanlara dayanamıyorum artık ve ben de buraya iki kelime fikrimi yazayım diyorum.

Dr. Muzaffer Kuşhan'ı 20 yıldan fazla bir zamandır tanırım. Ona ilk gidenlerdenimdir. Daha yalnızca Şişli'deki muayenehanesi varken, üzerime yapışan 10 kilomu vermek için kendisine gitmiş ve kendi deyimiyle 'zaferle sonuçlanan' bir işe imza atmıştık birlikte. Benim kilolarımda 10 kilo zor şeydir, aşırı kilolu biri çok daha çabuk kilo verebilir.

Daha sonra hep görüşmüştük kendisiyle, ben Ankara'da rehberlik kursuna gittiğimde Kuşhan hep telefonun öbür ucunda olmuş, bana tam destek vermiş, bir psikolog titizliğiyle, benim zayıf taraflarımı ve saçmalama ihtimalimin olduğu alanları çok iyi bilerek beni kontrol altında tutmayı bilmişti.

İlerleyen zaman içinde ara sıra telefonla, ara sıra yüzyüze hep görüştük Kuşhan'la. Ama o benim hep çekindiğim insan oldu. Bana bir şey öğretmişti çünkü. Yeme tarzımı değiştirmiş ve sağlıkla ilgili araştırma yapar olmuştum. Ona telefon ederken bile iki üç gün kendime çeki düzen verir öyle arardım. Çünkü ses tonumdan 150 gr fazlam ve sorunum varsa hemen anlardı.

2003 senesinde canımın parçası yeğenim Caner'i kaybedince kendimi salıverdim, dünyayı umursamıyor, kilo aldıkça alıyordum. Zaman içinde işin kontrolü iyice kaçmış, ben hayatımda çıkmadığım bir kiloya çıkmıştım. Bu böyle olmayacaktı, her şeyi göze alıp Kuşhan'ı aradım, beni görmek istedi, çünkü çok çaresiz hissediyordum. Bana kötü bir şey söylerse ne yaparım diye korkuyordum, ama sevgili Kuşhan benimle öyle güzel bir konuşma yaptı ki, kendime güvenim geri geldi, ayrılırken de: 'Zaten sen sistemi biliyorsun' dedi.

Zaman içinde hızla kilo vermeye ve sağlıklı beslenme konusunda değişik bir kulvara yönelmeye başladım, önce vejetaryen oldum, ardından lakto - vejetaryen ve hemen de ardından vegan. Bu konuyu uzun zaman araştırarak oldu tüm bunlar.

Bu süreç zarfında tempolu ve uzun yürüyüşler hayatımın en önemli parçası olmuştu artık ve çoğu yürüyüşten Kuşhan'ı arayıp onunla sohbet ediyordum. Her telefonda bana destek çıktı. Vejetaryenliğime de, vegan olmama da laf etmedi. Tam aksine destek verdi. Ne yaptığımı bildiğimi biliyordu.

Demem o ki, Muzaffer çok iyi ve başarılı bir doktor, Avrupa'da da tanınan en iyi cerrah seçilmiş bir doktor. Yıllar yılı ortalıkta, herkes ne iş yaptığını biliyor, Klinik herkes tarafından biliniyor. Ortada yanlış bir şey varsa, bugüne kadar aklı neredeydi herkesin?

İnsan çok adileşebiliyor, linç etmeye bayılıyoruz kim olursa olsun, bir de bilgi sahibi olmadan herkes maşallah fikir sahibi.

Ben de bazı şeyler biliyorum, kalp krizi ve müdahalesi ve sebeplerini de gayet iyi biliyorum ama iş davada, adli tıp raporu çıkınca zaten gerçekler su yüzüne çıkacak.

Ben Kuşhan'ı hem çok seviyorum hem de ona saygım sonsuz.

Bugün incecik bir fiziğe ve iyi bir sağlığa sahip olmamı ondan öğrendiklerime borçluyum...


Bu arada, filizlendirme işi de başarıyla sonuçlandı.

Birinci günün fotolarını gördünüz.

İkinci gün:






Birinci günün ardından sabah kalktığımda fasulyeler suyunu tamamen çekmişti. Kapağı hafifçe aralayıp akan suyla doldurup, kapağı kapatıp kavanozu ters çevirip suyu döktüm. Bunu birkaç kez tekrarladım.

Sonra da fotoğrafta görüldüğü gibi, sapa dayayrak bir tabağın üstüne koydum. Filizlenme çok çabuk oluyor, fotoğrafa dikkatli bakılırsa görülüyor.

Üçüncü gün:



İkinci gün yaptığım işlemi üçüncü gün de yaptım. Aslında fazla bekletmeye gerek yok, diğer tohum vs türleri daha fazla zamana gereksinim duyuyorlar ama maş fasulyesi hemen filizleniyor.





Artık filizlendirilmiş maş fasulyelerim yemeğe hazır vaziyette. Hem kahvaltıda hem de öğlen salatama koyarak yedim. Ama fazla kalmadı bile. Bana yetmez ki. Bayılıyorum çiğ gıdaya, hele hele buna!

Hemen oldukça bol maş fasulyesini filizlendirmeye koydum yeniden. :)))

Bugünlük bu kadar...

Bana gezginler için tasarlayacağım blogumla ilgili fikirlerinizi, düşüncelerinizi yazın lütfen.

13 Eylül 2008 Cumartesi

Gitmelerde gönlüm gene...


Gitmelerde gönlüm gene... Alıp başımı gitmelerde...

İlknur'un tatil yazısını okuduğumdan beri hissettiğim bu. Kıskandım... Ama benim gönlüm beni deniz kıyılarına değil bozkırlara çağırıyor.

Ah deli gönül!

Hürriyet’in seyahat eklerini karıştırıp temizliğe oturdum, ilanlarla ve reklamlarla dolu olan ve benim için gereksiz olan sayfaları atarken gözüme takılan bazı yazıları okuyup hayallere daldım.

Alıp sırt çantamı, uyku tulumumu basıp gitmek geldi içimden.

Ama nereye gideceksem?

Gidecek yer çok da, soruyu değiştirip yeniden sormalı: Nasıl gideceksem?

İşler başladı. Bu hafta İstanbul turları var, ondan sonraki hafta sonu Antakya’dan başlayan ve Ankara’da biten 10 günlük Anadolu turum var. Zaten yollarda olacağım. Ne hayali kuruyorum ki?

Gerçi hayal kurmaktan zarar gelmez ama benim bu gideceğim 10 günlük tur da enteresan, macera gibi bazılarına. Ben buraya her gün rapor ederim turu ve yaptıklarımızı ettiklerimizi. Ama isterseniz şöyle kabataslak bir güzergâh yazayım size.

İstanbul’dan Adana’ya uçup orada grubumu karşılayıp Antakya’ya geçeceğim. 1. gün Antakya, Müze ve St. Pierre, 2. gün Samandağ vs, 3. gün Gaziantep Müze vs., 4. gün Atatürk Barajı üzerinden Harran ve Şanlıurfa, 5. gün Nemrut, 6., 7. ve 8. gün Kapadokya, 9. gün Çorum Hattuşaş, Yazılıkaya ve Alacahöyük, 10. gün Ankara ve ertesi gün İstanbul’a dönüş.

Aslında 12 gün gidiş ve dönüş transferleri ile. Uzun zamandır benim hayatımda bu rotalar gündemde değildi (Güneydoğu hariç) o nedenle seviniyorum.

Bir de garip bir durum var ama: Alman Dışişleri Mardin’i tehlikeli bölge ilân etmiş. Bu sebeple Almanya’da kimse Mardin koyamıyor programına. Ne manyaklıksa? Aslında bu 12 günlük Anadolu turunun 2 günü Mardin vardı programda, ama çıkartmak zorunda kaldı acenta, yerine Çorum ve Ankara kondu. Olsun, ne yapalım? Ben oraları da severim. Ama bu saçmalığı nedeniyle ALMANYA’YI POTESTO EDİYORUM!

Bu arada, seyahat eklerini karıştırırken bir şekilde yazılardan internet ortmına sıçrayıp 3 değişik site keşfettim. Gezginseniz belki bildiğiniz, tanıdığınız hatta üye olduğunuz siteler olabilir.

İlginizi çekerse:

Binrota


LinkWithin

Related Posts with Thumbnails